Başbakan Erdoğan'a açık mektup...(3)
Sayın
Başbakan; Biliyorum, Amerika ve dünya yakın tarihinin en büyük finans
kriziyle çalkalanırken ve Türkiye ekonomisi bu krizin de etkisiyle
gitgide kırılgan hale gelirken mektupları sürdürmek biraz tuhaf kaçıyor.
Ama buna siz yol açtınız.
Biz değil.
Anayasa Mahkemesi'nin AKP kararından beri, demek ki iki aydır, bu
köşede Türkiye'nin gerçek gündemi ne olmalı diye kaç tane yazı çıktı.
AB seferberliği dedim, ekonomide yapısal reformlar dedim,
demokratikleşme dedim, Kıbrıs dedim, Kürt sorunu dedim, PKK ve dağın
yolunu kesmek ya da dağdan indirmek dedim, yolsuzluklarla mücadele
dedim.
Ama siz fazla itibar etmediniz. Medya kavgası başlattınız.
Üstelik neden?
Deniz Feneri nedeniyle...
Oysa, medya gazetecilik görevini yapıyordu. Bu yüzden medyayla kapışmak
yerine, dün Almanya bölümü mahkeme kararına bağlanan bu büyük yolsuzluk
olayının Türkiye'ye uzanan karanlık köklerini aydınlatmak için çok daha
kararlı davranabilirdiniz.
Olmadı.
Gerçek gündem bu tavrınızdan dolayı maalesef saptı. Dileriz, bu olumsuzluktan Türkiye yakın zamanda kurtulur.
Sayın Başbakan;
Bu ülkede başbakanlık koltuğuna oturan liderler açısından tehlikeli bir nokta ya da eşik vardır:
İkinci dönem... (*)
Siz de geçen yılki seçim zaferinizle 'ikinci dönem'e adım attınız ve
TBMM'deki büyük çoğunluğunuzla ikinci kez başbakanlık koltuğuna
oturdunuz.
Yakın siyasal tarihimize bakınca bu ikinci dönemlerin başbakanlara pek fazla yaramadığı görülür.
Menderes'i hatırlayın.
Demirel'i hatırlayın.
Özal'ı hatırlayın.
Bir zamanlar büyük kitleleri peşlerinden sürükleyen bu muhafazakâr
liderlerin hepsi, iktidarlarının ikinci döneminde tökezlemişlerdir.
Sayın Başbakan;
Menderes-Demirel-Özal örneklerine bakarak ikinci dönemlerde uç veren tehlikeli eğilim acaba nedir?
'Kendi başına buyruk davranmak'tır. Çevreye 'evet efendimci'
toplamaktır. 'Farklı sesler'e kulak kapamaktır. 'Danışmak'tan
kaçınmaktır.
Kısacası:
Tehlike, 'tek adamlık' eğilimidir.
Sayın Başbakan;
'Özal örneği'ni anımsamaya çalışın. Alternatifsizlik duygusu ve iktidar
sarhoşluğundan da beslenen bu tehlikeli eğilim ya da siyasal illet,
merhum Özal'a ikinci başbakanlık döneminde 1987'den itibaren fazlasıyla
musallat olmuştu.
Biliyor musunuz, bunu size en iyi kim anlatabilir?
Korkut Özal...
Şu sıralar bir ameliyat geçirmiş olan Korkut Bey'e bir geçmiş olsun
ziyareti yapabilirseniz ve eğer isterseniz, o size sevgili kardeşinin
yüzde 45'ten yüzde 20'ye iniş sürecini ve bu süreçteki 'yolsuzluk
çarkı' dahil birçok nedeni çok iyi özetleyebilir.
Sayın Başbakan;
Bu ülkede siyaset-medya ilişkileri çok uzun yıllardır sorunludur. Ve tek boyutlu değildir sorun.
Siyasetin yanlışları vardır.
Medyanın yanlışları vardır.
Mesleğini seven bir gazeteci olarak, bu konuda siyasetin ve medyanın hallerinden yıllardır mutlu değilim.
Siyaset-medya ilişkilerindeki çarpıklıklar, bu ülkede siyaseti bazen
rayından çıkarırken istikrarsızlaştırıyor da. Aynı zamanda benim
mesleğimi olumsuz etkilerken, bazen çirkinleştiriyor da...
Maalesef öyle.
Sayın Başbakan;
Size bir sorum var:
Başbakan olduktan sonra kendinize yakın, daha çok sizi destekleyen,
gerektiğinde bir telefonla sizin sözünüze gelecek, yani Başbakan olarak
kontrolünüzde sayılabilecek gazete ve televizyonlar olsun istediniz mi?
Bunun için çaba sarf ettiniz mi?
Sonuç aldınız mı?
Bir başka deyişle:
Şimdi sizi dinleyen, size kulak veren, sizin kurmaylarınızın telkin,
istek ve uyarılarını dinleyen medya odakları var mı bu ülkede?
Yok diyebilir misiniz?
Sanmıyorum.
Zaten hayır deseniz de, kimileri taze öyle örnekler var ki, inandırıcı olamazsınız.
Sayın Başbakan;
İşte yanlış burada başlıyor.
Elbette yeni değil bu yanlış. Türkiye'de siyaset-medya ilişkilerini
öteden beri sorunlu hale getiren bu yanlış ya da illetin uzun bir
geçmişi var. Sizin de bu açıdan bir istisna oluşturduğunuza ihtimal
vermiyorum.
Evet, sizin deyişinizle 'şapkaların karışmaması' lazım.
Siyasetçi şapkası...
Medya patronluğu şapkası...
İşadamlığı şapkası...
Bu şapkaların karışmaması ve kimse kimseye gölge etmeden herkesin kendi
işini en iyi şekilde yapması gerekiyor. Demokrasi açısından da
yaşamsaldır bu işleyiş. Ne kadar işe yarıyor bilmiyorum, ama ben de bu
ilkeyi yıllardır savunuyorum.
Onun içindir ki:
Şapkaların karışmaması için size ve siyaset kurumuna olduğu gibi, medya
sahipleriyle kurum olarak medyaya ve tabii biz 'gazeteci milleti'ne
düşen görev ve sorumluluklar var.
Sayın Başbakan;
Sizin gölgeniz de medyaya düşmesin. Medyaya karışmak yerine, basınıyla,
televizyonuyla, radyosu ve internetiyle medyanın bizde de ileri
demokratik ülkelerdeki gibi olması için gerekli yasal düzenlemeleri
gündeme getirin.
Medya patronları, nasıl laiklikte kiliseyle devlet ya da camiyle devlet
arasında duvar varsa, bunun bir benzerini medyayla medya-dışı işleri
arasında ilkeli biçimde inşa etmelidirler.
Biz gazeteci milletine gelince...
Gazetecilik diye bir meslek olduğunun bilinciyle, bu mesleğin
omurgasının bazı ilkelerden oluştuğunu ve bunlara sahip çıkmamız
gerektiğini hiç unutmayalım.
Kendi mesleğimizin bağımsızlığını ilgilendiren bu ilkeleri hem
iktidarlara, hem iş dünyasına, hem de özellikle kendi patronlarımıza
karşı kararlılıkla savunalım. Örneğin, editoryal anlaşmalar yapabilelim
medya sahipleriyle...(**)
Bu bakımdan kendi yanlışlarımızı da, medya sahiplerinin -tabii Aydın
Doğan dahil- yanlışlarını da biliyorum. Bunları kendi aramızda da,
eskiye kıyasla çok daha fazla tartışıyoruz.
Sayın Başbakan;
Biliyorum laf uzadı.
Türkiye'nin 'gerçek gündemi'ne artık Alman mahkemesinin dünkü kararıyla
birlikte Deniz Feneri olayı da oturmuş durumda. Kökleri Türkiye'ye
uzanıyor.
Aydınlatılması şart.
Siyaset-medya ilişkilerindeki yanlışlarla olduğu gibi yolsuzluklarla da
demokrasi iç içe olamaz. Hükümetinizin yolsuzluklarla mücadeleyi daha
ciddiye alması gerekiyor.
Sütun komşum Güneri Cıvaoğlu dünkü yazısında haklı olarak belirtti.
Ergenekon davasıyla ilgili olarak, benim televizyondaki bir sorum
üzerine, "Ucu nereye kadar varırsa varsın gidilecek" demiştiniz.
Şimdi aynı kararlılığı Deniz Feneri'nde de göstermeniz gerekiyor Sayın Başbakan.
Allah kolaylık versin!
En iyi dileklerimle...
-------------------
* Bu konuda, duayenimiz Altan Öymen'in 'İkinci zafer hazımsızlığı'
başlığını taşıyan yazıları, Radikal'in 28 ve 29 Ocak 08 tarihli
sayılarında okunabilir.
** Bu konuda geçen aralık ayında, The Wall Street Journal gazetesinin
Rupert Murdoch tarafından satın alınmasıyla ilgili olarak -bu arada
Sabah-ATV'nin Çalık Grubu'na geçmesi vesilesiyle- bu köşede üç tane
yazım çıkmıştı.,kaynak,milliyet