2009’a girerken - 4
Karşı devrim
3 Ocak Cumartesi 2009
1950
yılında demokrasiye geçmemizi ve hükümetlerin Kemalist düşünce yerine
ekonomik kalkınmaya öncelik vermesini ‘Karşı Devrim’ sayan düşünce
önemlidir. Prof. Sina Akşin buna “kısmi karşı devrim” diyor. “Karşı
devrim”i 10 Kasım 1938, saat 09.00’u 5 geçe başlatanlar da var!
Son yazılarım üzerine bana da okur mesajları geliyor: Atatürk
yaşasaydı, Kürt sorununu çözerdi, irticayı yok ederdi, dünyanın en
güçlü ülkesi olurduk... İnönü onun yolundan saptı. Menderes büsbütün
ihanet etti, Halkevlerini, Köy Enstitülerini kapattı, bölücülük ve
irticaya ödün verdi, falan...
Bu düşünce bugünkü dünyada bugünkü Türkiye’ye nasıl bir politika
önerebilir?! İkide bir “koruma kollama” çağrısı yapmaktan başka?
Onun için, bu “karşı devrim” tezi bir tarih yorumundan ibaret değildir.
Rejim sorunlarına, demokrasi, ekonomi, din ve laiklik, milli bütünlük
gibi hayati konulara bakışımızı da etkiliyor.
Değişen dünya
Evvela bu düşünce biçimi bir ‘analiz’ değildir, 1930’lara “asrı saadet”
gibi bakmaktan kaynaklanan ideolojik bir kurgudur. Dünyanın değiştiğini
dikkate almıyorlar. Halbuki iki genel savaş arasındaki 1930’lar ile,
İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ve günümüzdeki dünyanın şartları
tamamen farklıdır.
Atatürk döneminde ekonomi ve eğitim alanında yaşanan sorunları ve
politika arayışlarını da görmüyorlar. Atatürk’ün dehasıyla her şeyin
çok iyi gittiğini, o ölünce her şeyin bozulduğunu sanıyorlar.
Halkevleri kapatılmasıydı “aydınlanma”nın tamamlanacağını, ‘irtica’ ve
Kürt sorunlarının da çözülmüş olacağını sananlara, sosyal demokrat
Tevfik Çavdar’ın yazdıklarını hatırlatırım:
“Halkevlerinin çalışmaları... Profesör Cevat Geray’ın da belirttiği
gibi, bol bol öğüt verme niteliğinde idi. Çalışmalar köylüye pahalıya
mal oluyordu. Köy toplumunun girişkenliğini artırıcı, kendi sorunlarına
sahip çıkıcı bir rol oynamıyordu.”
Köy Enstitülerinin de amacı köylüyü köyde tutmaktı. Halbuki köy,
iktisaden şehre ve milli pazara bağlanmadan gelişme mümkün değildir.
Demokrasi ve piyasa
Kemalist devrim yeni Türkiye’nin temel anayasal değerlerini
belirlemiştir. “Toplumsal dinamikler”i harekete geçirerek kalkınma ise
1950’de başlamıştır. Demokrasinin ve piyasanın harekete geçirdiği
toplumsal dinamikler sayesinde rakamlar katlanarak büyümüştür.
1949’da 13 bin olan kamyon sayısının 1960’ta 57 bine çıkması köylerle
şehirlerin, bölgelerle bölgelerin birbirine açılıp bağlandığını, milli
pazarın geliştiğini, “toplumun girişkenliğinin” arttığını gösteren
verilerden sadece biridir.
“Aydınlanma” mı? Bu on yılda ilkokula giden öğrenci sayısı bir misli
artmıştır. Lise ve üniversite öğrencilerindeki artış üç mislidir.
Mesele herhangi bir iktidarın başarılı, başarısız yönleri değildir.
Mesele, kalkınmanın yolunun “parti devleti” mi, yoksa “toplumun
girişkenliğini” artıran demokrasi ve piyasa mı olduğu meselesidir.
Zaten “parti devleti”ne dönemeyiz. Onun için artık “karşı devrim”
saplantısını bırakıp, Türkiye’nin gelişmesine “demokrasi” ve “piyasa
ekonomisi” dinamikleri açısından bakmalıyız.
Demokrasinin gerektirdiği ılımlı fikirlerle ve piyasanın gerektirdiği girişimcilik ruhuyla