| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

BABACAN

Yazılar

Erdoğan'ın iktidar öyküsü

Barış Erdoğan
AK Parti, 22 Temmuz'da 16 milyon 340 bin oyla nasıl patlama yaptı? Partiyi kurduğu yıl iktidara taşıyan, 4 buçuk yıl sonra da yüzde 46.6 orana ulaştıran liderin sırrı ne? Menderes ve Özal'dan sonra Erdoğan merkez sağın liderliğine nasıl ulaştı? Futboldan hapis aylarına, liberal demokrasiye damgasını vuran Erdoğan'ın Kasımpaşa'da başlayan öyküsü..
Rize'den Kasımpaşa'ya göç etmiş mütevazı bir ailenin çocuğu olan Recep Tayyip Erdoğan'ın hayat öyküsü, son 50 yıllık Türkiye'nin siyasi ve sosyal tarihinin de bir özeti. Çok partili yaşamın ilk yılları, Menderes'in idamı, siyasi çatışmalar, 12 Eylül darbesi, Özal'la başlayan liberal dalga, RP'nin yükselişi, 28 Şubat süreci, klasik sağ partilerin çöküşü ve AKP'nin doğuşu. Tayyip Erdoğan, bu olayların bir kısmında izleyici ama çoğunda rol oynayan bir aktördü.

Türk milletinin önemli bir kısmı, 1990'lı yıllarda yıldızı parlayan bu adamı, her geçen gün kendine daha yakın gördü ve son seçimlerde yüzde 47'ye varan bir oyla iktidarı ikinci kez ona emanet etti.

O, milyonlarca insan gibi yokluk nedeniyle köyünü kasabasını terk edip büyük bir kente göç eden bir ailedendi. Okumak, ailesine yük olmamak için küçük yaşta sokaklarda çalışmak zorunda kalan bir çocuktu. Futbol aşkıyla yaşayıp, çoğunluktan farklı bir okulda okuduğu için ayrımcılığa uğramış bir öğrenciydi. Darbe döneminde siyasi görüşleri nedeniyle işinden ayrılmak zorunda kalan bir işçiydi. Düşünceleri nedeniyle hapishanede yatmış bir düşünce mahkûmuydu. Olgunluk yaşlarında birçokları gibi geçmiş radikal görüşlerini bir kenara bırakıp daha gerçekçi politikalar üreten bir siyasetçiydi. Milletin değerleri ve devletin kurucu ilkeleriyle çatışmadan, daha demokrat ve liberal bir Türkiye için mücadele veren bir devlet adamıydı. Bu dizide Erdoğan'ın çocukluğundan günümüze her yönüyle portresini bulacaksınız. Recep Tayyip Erdoğan'ı siyasetin zirvesine taşıyan olayların ve Menderes- Özal geleneğinin mirasçısı haline getiren ilginin sırlarını okuyacaksınız.,,kaynak,sabah

Gökçek: İZSU'nun analizleri gerçeği yansıtmıyor

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu'nun, Başkent suyunda "Ağır metaller" bulunduğu yönündeki iddialarının gerçek dışı olduğunun, yapılan laboratuvar tetkiklerinde bir kez daha ortaya çıktığını belirtti.

Yazılı bir açıklama yapan Melih Gökçek, geçtiğimiz aylarda, ASKİ yetkilerinin İzmir'in çeşitli bölgelerinden su numuneleri alarak, incelemeler yapması ve arsenik oranının normal değerlerin çok üzerinde çıkması üzerine İzmir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu'nun da bunun altından kalkmak için Ankara'ya iftira atmaya çalıştığını belirtti.

Başkent'in çeşitli bölgelerinden su numuneleri aldığını ve İZSU'da (İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi) yapılan tahliller sonucunda Ankara'nın suyunda kirleticilerin ve ağır metal oranlarının yüksek olduğunu iddia eden Kocaoğlu'nun açıklamalarının, gerçek dışı olduğunu dile getiren Gökçek, "Belirtilen adreslerden derhal ASKİ yetkilileri de giderek numuneler aldı.

Alınan numunelerde sodyum, demir, alüminyum, bulanıklık ve kurşun değerleri ölçüldü, çıkan sonuçlar sağlık bakanlığı İnsani Tüketim Amaçlı sular hakkındaki yönetmeliğe ve Dünya Sağlık teşkilatı değerlerine tam olarak uyduğu ortaya çıkmıştır. Zaten, Sağlık Bakanlığı ve ASKİ Genel Müdürlüğü Başkent'te 660 odak noktasından ve arıtma tesisi çıkışından sürekli numuneler almakta bu sonuçlar ASKİ'nin ve Hıfzıssıhha Başkanlığının internet sitesinde sürekli yayınlanmaktadır" diye konuştu.

GÖKÇEK'DEN KOCAOĞLU'NA 'HODRİ MEYDAN' ÇAĞRISI

Alınan analiz sonuçlarının hiçbirinin normal değerlerin üzerinde çıkmadığını, İZSU değerlerinin 'tamamen gerçek dışı ve kasıtlı' olduğunu savunan Melih Gökçek, "İzmir Belediye Başkanı Sayın Kocaoğlu, kesinlikle yine halkı yanıltmakta, aldatmakta ve maalesef, ASKİ'ye ve Ankara Büyükşehir Belediyesi'ne iftira atarak, kendisini kurtarmaya çalışmaktadır" dedi.

"Kasıtlı ve gerçek dışı rakamlar üzerine yorum yapmak ayıptır" diyen Gökçek, şöyle konuştu: "Şimdi Kocaoğlu'na bir teklifim var. Türkiye'de bu konuda akredite edilmiş en önemli kuruluş Hıfzıssıhha'dır. Arzu ederse buna bir iki üniversite de ilave edebiliriz. Bu bölgelerden birlikte su numunesi aldıralım, iddia sahibinin iddiası doğru çıkmazsa, İZSU laboratuarını bu işi beceremediği için veya kasıtlı analizler yaparak, halkı yanılttığı için kapatsın ve özür dilesin. Yok eğer, bizim sonuçlarımız yanlış çıkarsa, normal değerlerin üzerinde gerçekten burada bir değer çıkarsa, o takdirde biz kendi laboratuarımızı kapatır ve özür dileriz.

Doğru söyleyen adam bu teklifimizden kaçmaz. Geçtiğimiz günlerde ekrandan kaçtığı gibi bu sefer de tahlillerden kaçmasın. Hodri meydan. Madem bu zamana kadar, bu kadar titiz çalışıyorlardı, neden İzmir suyundaki arsenik değerlerini tespit edemediler veya İzmir halkından gizlediler?"

"İZSU LABARATUVARINDAKİ PERSONELİ EĞİTMEYE HAZIRIZ"


Aziz Kocaoğlu'nun 'Kızılırmak'ta arsenik olmaz' sözlerinin gerçek dışı olduğunu ifade eden Melih Gökçek, açıklamasında şu ifadelere yer verdi: "Arsenik göllerde ve nehirlerde de olur. Nehirleri besleyen derelerdeki topraklarda arsenik varsa, dereler aracılığıyla da göllere, nehirlere arsenik gelir. Belli ki bu konuda Kocaoğlu'nu, bazı bilgisizler bilgilendirmeye çalışmış. Burada da Kocaoğlu'nu açığa düşürmüşler. Bana göre, Kocaoğlu kendisini açığa düşürenleri, derhal açığa alarak, ilk olumlu ve düzgün icraatını yapmalıdır.

Ankara Büyükşehir Belediyesi ASKİ laboratuarları, olmayan değerleri gerçekmiş gibi ortaya koyan İZSU labaratuvarındaki personeli de eğitmeye her zaman hazırdır. Bunun için herhangi bir ücret talebimiz de yoktur. İzmir halkı için biz bu iyiliği yapmaya hazırız.

İZSU'nun aldığı numuneler neticesinde yaptırmış olduğu analiz sonuçlarında yer alan kirleticiler ve ağır metal değerleriyle ASKİ laboratuarında yapılan analiz değerleri arasında dağlar kadar fark var. Biz, bilindiği gibi Kesikköprü'den gelen suyla Çamlıdere ve Kutboğazı'ndan gelen suları İvedik arıtma tesislerinde harmanlayarak Ankara'ya veriyoruz. Kesikköpü ham suyunda sodyum maksimum 200 değerde.

Çamlıdere ve Kurtboğazı'nda ise yok denecek değerde. İki su yarı yarıya harmanlanınca sodyum değeri de yarıya düşer. İZSU'nun analizinde sodyum 410 olarak gösterilmiş. İki su harmanlanarak verildiğine göre ham sudaki 200 değer yarıya düşmesi gerekirken nasıl oluyor da iki katına çıkıyor. Bunu anlamak mümkün değil. Bu da gösteriyor ki yaptıkları analizler tamamen gerçek ve bilim dışı asılsız rakamlardan oluşmaktadır.",kaynak,sabah

(CİHAN)

Babacan - Tkeşelaşvili bir araya geldi

Dışişleri Bakanı Ali Babacan, Gürcistan Dışişleri Bakanı Eka Tkeşelaşvili ile Dolmabahçe'deki Başbakanlık Ofisi'nde bir araya geldi. İki bakan, görüşmenin ardından ortak basın toplantısı düzenledi.

Bakan Ali Babacan, Gürcü muhatabı ile son gelişmeleri detaylarıyla ele aldıklarını söyledi.Meydana gelen çatışmaların küresel etkileri konusunda değerlendirme yapma imkanı bulduklarını söyleyen Babacan, "Yaklaşık 10 gün kadar önce sayın Başbakanımızla birlikte Tiflis'teydik. İçinde bulunduğumuz hassas dönemde bu tür temasların sıklıkla yapılmasını önemsiyorum. Değerli meslektaşımla 5-6 kez telefon görüşmesi yaptık." dedi.

Türkiye olarak Gürcistan'ın toprak bütünlüğüne çok büyük önem verdiklerini söyleyen Bakan Babacan, "Bu konuda kendilerine verdiğimiz desteği teyit ettim." dedi. Türkiye ile Gürcistan arasındaki ilişkilerin son derece sağlam olduğuna değinen Bakan Babacan, "Son haftalarda Türkiye ile Gürcistan'ın ortak kaderinin oluştuğu bölgede yaşanan gelişmeler bizi kuşkusuz kaygıya ve endişeye sevk etmiştir."dedi.

Gerilime taraf olan herkesin soğukkanlı bir şekilde değerlendirme yapması gerektiğini söyleyeyen Bakan Babacan, "Bu gerilimlerin kazanan kesimi olmadığını daha önceki deneyimlerimizden de biliyoruz. Kafkasya'nın geleceğini hep beraber şekillendirmemiz gerekiyor. Gerilimin en yüksek olduğu dönemde gündeme getirdiğimiz Kafkasya Platformu bu anlayışın ürünüdür. Bölgesel gerilimin küresel bunalıma dönüşmemisi için cesur adımlar atmamız gereken bir dönemdir. Diyalog yolları açık tutulmalıdır."ifadelerini kullandı.

Bakan Babacan, Türkiye'nin hangi koşullar altında olursan olsun sorunların barışçıl yöntemler ve diyalog yoluyla çözülmesi için elinden geleni ortaya koyacağını vurguladı.

Kafkasya Platformu ile ilgili bir soruya yanıt veren Bakan Babacan, "Bu platform bölge ülkelerinin biraraya gelip, özellikle ekonomik konularda ve diğer alanlarda 'Nasıl işbirliği yapabiliriz?' bunları konuşmayı hedefliyor. Güven artırıcı somut adımlar atmayı amaçlıyoruz. Sorun çözmek için mekanizma oluşturulmasını amaçlıyoruz. Taraf olarak öngördüğümüz 5 ülke var. Bütün ülkelerle görüşmelerimizi yapıyoruz. Gürcü Bakan ile detaylı bir görüşme yaptık. Azerbaycanla da bu konuları görüştük. Moskova ziyaretimiz sırasında da konuyu ele aldık. Salı günü Sergei Lavrov'la yine konuşacağız. Önümüzdeki hafta bakanlıktan görevlendirdiğim bir heyet Erivan'a gidecek. Cumhurbaşkanımızın olası Erivan ziyareti öncesi bu konuyu değerlendirecekler. Kafkasya Platformuna ilişkin ilk görüşlerimizi Erivan'ndaki muhataplara sunacağız. Bunun ne zaman başlayacağı ne zaman resmi startını vereceğimiz merak ediliyor. Şartlar oluştuğunda. Her ülkenin farklı duruşu ve endişeleri var. Bütün bunları konuşacağız. Yoğun bir diplomasi trafiği yaşanacak. Silahlar sustuğunda zaman diplomasi zamanıdır."şeklinde konuştu.

Gürcistan Dışişleri Bakanı Eka Tkeşelaşvili ise konuşmasından Rusya'ya tepki gösterdi. Rusya'nın askeriyle Gürcistan'ı işgal etmekle kalmadığını tek taraflı hukuki girişimlerde bulunduğuna işaret eden Tkeşelaşvili, "Gürcistan'ın bir bölümünün bağımsızlığını ilan etmiştir." dedi. Rusya'nın bu girişimi ile kendisini izole ettiğini söyleyen Gürcü Bakan, "Umarız daha iyi zamanları göreceğiz. Birleşik bir çaba içerisinde olmalıyız. Rusya'nın genişlemeci politikalarını tersine çevrimeliyiz. Dostlarımızla işbirliği, güçbirliği yapmamız gerekiyor."dedi.

Eka Tkeşelaşvili, "Rusya geri adım attığı zaman çok katmanlı yaklaşımlara bakacağız. Şu anda Rusya ülkemizi terketmeli. Ateşkes anlaşmasını tam olarak uygulamalı. Uluslarası girişim gerekiyor. Rusya'ya alıştığı gibi davranamayacağını göstermek istiyoruz."şeklinde konuştu.,kaynak,sabah

Bakan Çelik: Ek ders uygulaması istismar edildi

Hülya KARABAĞLI / ANKARA
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır'ın, ek ders ücretinden sayılan 'ayakta görülen tedavi' uygulamasına neden son verildiğine ilişkin sorusunu yanıtladı. Bakan, 21.07.2007'de yönetici ve öğretmenlerden ayda 4 günü geçmemek üzere ayakta gördüğü tedavi nedeniyle ders görevini yerine getirmeyenlerin bu görevi yapmış sayılmasının öngörüldüğüne ve ek ücretten yararlandırılmasının amaçlandığına dikkat çekti.

'YANLIŞ KULLANILDI'
Bu uygulamanın istismar edildiğini söyleyen Çelik, "Söz konusu değişikliğin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren ayakta tedavi gören öğretmenlerin sayısında büyük artış olduğu, öğretmenlerin ders görevlerinin bulunduğu saatlerde sağlık kurumuna gittiği, değişikliğin büyük ölçüde istismar edildiği ve bu durumun da derslerin boş geçmesine neden olarak eğitim-öğretimi olumsuz etkilediği görülmüştür" dedi.

Yılmaz Güney filmleri artık Bakanlık arşivinde

Kültür ve Turizm Bakanlığı, arşivinin önemli eksik parçalarından birini tamamlıyor. Sinemanın "Çirkin Kral''ı Yılmaz Güney'in "Umut'', "Sürü'' ve "Duvar'' gibi 11 baş yapıtı ile 3 belgeseli, arşivdeki yerini alacak. Bakanlığın Güney'in eşi Fatoş Güney'le görüştüğü, filmlerin kopyalarının Fatoş Güney tarafından verileceği bildirildi. Bu filmler şöyle:

* Başta 1979 Locarno Film Festivali- Altın Leopar ve 1979 Antwerp Film Festivali Ödülü olmak üzere birçok ödül alan "Sürü'',

* 2. Adana Altın Koza Film Şenliği'nde en iyi yönetmen, senaryo erkek oyuncu ödülü ile Grenoble Film Şenliği Şeçiciler Kurul Özel Ödülü'nü hak eden "Umut'',

* 1975 Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Senary" Ödülü alan ''Endişe'',

* Uluslararası 30. Berlin Film Şenliği'nde En İyi Senaryo Jüri Özel Ödülü alan "Düşman'',

* 1971 Adana Altın Koza Festivali'nde En İyi 3. Film olan "Ağıt'',

* 1975 Altın Portakal Festivali'nin En İyi 3. Filmi "Zavallılar'',

* 1975 Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi 2. Film seçilen "Arkadaş'',

* 1982 Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye Ödülü alan "Yol''. Bunun yanında, "Duvar'', "Seyithan'' ve "Aç Kurtlar'' da arşive kazandırılan filmler arasında bulunuyor. Filmler, alt yazı hazırlanarak çeşitli ulusal ve uluslararası festivallere gönderilecek ve buralarda Türkiye'yi temsil edecek. Bu arada Yılmaz Güney'in 104 filminin kayıp olduğu biliniyor.

"Montrö'yü ihlal ettirmeyeceğiz"

Başbakan Tayyip Erdoğan, Boğazlar üzerinden Gürcistan'a insani yardım sevkıyatının Karadeniz'de yeni gerilimlere yol açmadan tamamlanmasını beklediklerini vurgulayarak, "Bu aşamaya kadar olduğu gibi bundan sonra da Montrö Antlaşması'nın getirdiği sınırlamalara harfiyen riayet edilmesi büyük önem taşıyor. Montrö Antlaşması'nın herhangi bir şekilde ihlal edilmemesini hassasiyetle takip ediyoruz" dedi. "Ulusa Sesleniş'' konuşmasında, Montrö'ye göre, sahildar olmayan ülkelerin Karadeniz'de bulunduracağı gemilerin toplam 45 bin tonu geçmemesi gerektiğini hatırlatan Erdoğan, şu anda Karadeniz'deki gemilerin toplam tonajının 28 bin 400 ton olduğunu belirtti.,kaynak,sabah

Mesut Yılmaz Eylül'de start verecek

22 Temmuz seçimleriyle Meclis'e giren ve uzun süredir "Japon Modeli" adı altında siyasette yeni oluşum çalışmalarını sürdüren Rize Bağımsız Milletvekili Mesut Yılmaz, Eylül ayı ortalarında harekete geçecek.

Yılmaz'ın görüştüğü isimlere, "Eylül ayını bekleyin" talimatı verdiği kaydedilirken kulislerde de Yılmaz'ın Eylül ayı ortalarında birlikte hareket ettiği isimlerle, "Japon modeli" adı altında yürüttüğü yeni oluşum çalışmaları konusunda ya basın toplantısı ya da deklarasyonla kamuoyunun karşısına çıkacağı konuşuluyor.

Geçtiğimiz Haziran ayında, "siyaset boşluk kaldırmaz" diyerek yeni oluşum çalışmaları içinde olduğunu ortaya koyan ve "güçlü liderlik gerektirmeyen, yelpazesi geniş, uzlaşmacı" bir partinin hazırlığı içinde olduğu mesajını veren eski ANAP Genel Başkanı ve Rize Bağımsız Milletvekili Mesut Yılmaz, uzun süredir beklenen adımını Eylül ayında atmaya hazırlanıyor.

Yılmaz'ın, bir süredir görüştüğü eski ANAP'lılara AKP'ye karşı "alternatif bir parti"ye ihtiyaç olduğunu söylediği ve yine seçimlerle birlikte "Japon Modeli" adı altında yürüttüğü yeni oluşum ve parti kurma çalışmaları konusunda Eylül ayını adres göstererek "Eylül ayında mutlaka çıkacağız, Eylül ayını bekleyin" dediği kaydediliyor.

PARTİNİN YELPAZESİ GENİŞ OLACAK

Kulislerde, siyasetin Eylül ayı ile birlikte yeniden ısınacağı yorumları yapılırken, Japon modelini öngören kurulacak yeni partide de merkez sağ ve merkez soldan pek çok ismin yer alacağı belirtiliyor. Yılmaz'ın yaptığı görüşmelerde, Eylül ayında kurulacak yeni partinin ANAP'taki gibi güçlü liderliğe dayanmayacağı, Japon Liberal Demokrat Parti Modeli"ne benzer bir oluşum olacağını söylediği dile getiriliyor. Yılmaz'ın, yeni partiyle ilgili hazırlıkların tamamlandığını belirttiği ve Eylül ayında atılacak adımla hem yeni oluşumun

kamuoyuna açıklanacağı hem de "AKP iktidarıyla ortaya çıkan Türkiye fotoğrafı'nın ortaya konulacağını dile getirdiği kaydediliyor.

(ANKA)

Başbuğ'un açıklamalarından rahatsız oldular

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, ''Şimdi bir maç vesilesiyle Türkiye, Ermenistan ile yeni bir ilişki düzeni içine girme maksadındadır. Azerbaycan'a zarar verecek her hareketten hükümetin uzak durmasını isterim'' dedi.

Baykal, CHP Parti Meclisi toplantısı öncesinde gazetecilerin sorularını yanıtladı. Bir gazetecinin, ''Cumhurbaşkanı Gül'ün Ermenistan'a yapmayı planladığı ziyaret kamuoyunda tartışılıyor. Sayın Başbakan ziyarete Dışişleri Bakanı'nın da katılacağını söylemişti. Siz de maçı izlemek için Ermenistan'a gidecek misiniz, bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?'' sorusu üzerine Baykal, bu durumun bir süreden beri hazırlanmakta olan yeni bir politikanın eseri olduğunu söyledi. Topluma şimdi bu politikayı kabul ettirme aşamasına gelindiğini ifade eden Baykal, şöyle konuştu:

''Şimdi bir maç vesilesiyle Türkiye, Ermenistan ile yeni bir ilişki düzeni içine girme maksadındadır. Bugüne kadar bizim Ermenistan'a karşı izlediğimiz politika niçin öyle şekillenmişti? Yani niçin Ermenistan ile ilişkilerimizde bizim belli bir dikkat, mesafe ve talep içerisinde durmamız zorunlu sayılmıştı? Ermenistan ile neden Azerbaycan ile kurduğumuz ilişkiyi kurmamıştık, neydi bunun gerekçeleri? Gördüğümüz üç temel gerekçe var. Bir; Ermenistan, Türkiye'nin daha ulusal sınırlarını tanımış değildir. Türkiye'nin toprak bütünlüğü Ermenistan tarafından kabul edilmiş değildir.

İki; Türkiye'ye karşı soykırım iddiasını Ermenistan bütün olanaklarıyla desteklemektedir, takip etmektedir. Üç; Ermenistan, Azerbaycan topraklarını, Yukarı Karabağ'ı işgal etmiştir, bu işgal fiilen devam etmektedir. Bu 'işgal' sözü, bizim değerlendirmemiz değildir. İlgili tüm uluslararası kuruluşlar, BM'den AGİT'e kadar tüm kuruluşların ortak nitelemesidir. Azerbaycan toprağı, Ermenistan tarafından işgal edilmiştir. Biz de bu tablo karşısında demekteyiz ki Ermenistan'a, 'Seninle komşuluk ilişkilerimizi geliştirmek isteriz ama bir bekleyişimiz var; Türkiye'nin ulusal sınırlarını tanıdığını beyan edeceksin, soykırım iddiasından vazgeçeceksin, Yukarı Karabağ'daki işgaline son vereceksin, onu bir an önce ortadan kaldıracak müzakerelere gireceksin.'

Bu üç talebe de Ermenistan 'hayır' demiştir ve demektedir. Bu defa Türkiye'ye dostlarımız, müttefiklerimiz, büyük ülkeler, 'Sen büyüksün, aldırma; Sen Yukarı Karabağ işgalini görmemezlikten gel, soykırım iddialarını duymazlıktan gel, sen yürü cumhurbaşkanı düzeyinde -daha ortada dışişleri bakanı düzeyinde bir gezi yok, başbakan düzeyinde bir gezi yok, doğru dürüst karşılıklı diplomatik bir ilişki yok- tepeden inme bütün bu pozisyonu ortadan kaldıracak hamle yap. Sen Erivan'a git, birlikte maç izleyin, oturun konuşun' diyor.''

Baykal, dış politikanın böyle ''ahbap-çavuş'' ilişkileriyle gitmeyeceğini ifade ederek, izlenen politikaların ciddi nedenleri olduğunu kaydetti. Kafkasya'nın, Türkiye ve dünya için olağanüstü önemli bir yer olduğunu vurgulayan Baykal, Türkiye'nin; Kafkasya'nın, Orta Doğu'nun, Balkanların ve Ege'nin içerisinde bulunduğu bu güç coğrafyada kendisine dost olan komşusu Azerbaycan'ın bulunduğunu belirtti. Baykal, Azerbaycan halkının, iktidarıyla, muhalefetiyle, tüm kesimleriyle Türkiye'nin gerçek dostu olduğunu vurguladı. Baykal, ''Kendi ifadeleriyle, 'Biz iki devlet, bir milletiz...' Bunu inançla söylerler. Gerçekten bizim tarihi, kültürel, siyasi nedenlerle çok yakın ve sıcak ilişki içinde olduğumuz en önemli ülkedir Azerbaycan'' dedi.

Azerbaycan ile ilişkilerin çok üst düzeyde seyrettiğini anımsatan Baykal, son zamanlarda Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı (BTC) ile Azerbaycan'ın petrol zenginliklerinin Türkiye üzerinden dünyaya taşınır hale geldiğini söyledi. Bu durumun Türkiye'nin dünyadaki konumunu çok olumlu etkilediğini ifade eden Baykal, BTC'nin son zamanlarda herkesi mutlu eden bir gelişme olduğuna dikkati çekti. Baykal, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Bunun gerisi de gelecektir. Hazar'daki büyük petrol kaynakları önümüzdeki dönemde, Hazar paylaşılınca, Azerbaycan tarafından çok büyük ölçüde kullanılır hale gelecektir. Azerbaycan, Türkiye için ekonomik, güvenlik, siyaset, kültür...

Her açıdan olağanüstü önemlidir. Şimdi böyle bir ülkeyle ilişkinize en küçük bir zarar getirecek adım atmak, bizim başka çıkarlarımızın ötesinde mutlaka gözden kaçırılmaması gereken bir konudur. O bakımdan ben, Azerbaycan'a zarar verecek her hareketten hükümetin uzak durmasını isterim. Yani soykırım iddiasını kaldıracakları yolunda bize açıkça ya da gizlice taahhütte bulunsalar dahi, Yukarı Karabağ'daki işgali ortadan kaldırma konusundaki talebimizi Azerbaycan ile takip etmeye devam etmeliyiz diye düşünüyorum. Bu nedenle bizim burada, ayaküstü sırtımızı birileri sıvazladı diye, 'Yürüyün' dedi diye böyle temaslara yönelmemiz çok iyi düşünülmesi gereken, ciddi sorunlar yaratabilecek, bölgedeki güveni sarsabilecek bir konu niteliğindedir. O nedenle bir doğal maç ziyareti olarak görmek mümkün değildir. Bana 'Erivan'a maça gider misiniz' diyorsunuz, Bakü'ye maça gitmeyi tercih ederim.''

''BİZ ANAYASA'NIN TEMEL FELSEFESİNE YÖNELİK BİR DEĞİŞİKLİK İHTİYACI İÇERİSİNDE DEĞİLİZ''

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, ''Türkiye'nin sorunu, hiçbir şekilde AKP'nin tercihlerine yardımcı olacak bir anayasa değişikliği yapmak değildir'' dedi.

Baykal, CHP Parti Meclisi toplantısı öncesinde gazetecilerin sorularını yanıtladı. Baykal, sorulardan önce sözlerine, dudağındaki uçuk ile kameraların karşısına çıktığı için özür dileyerek başladı. Bu gece ramazan ayının başlayacağını anımsatan Baykal, ramazanın bütün Müslümanlara mübarek olmasını diledi. Yaz döneminin sona erdiğini, TBMM'nin de tatilde olduğunu anımsatan Baykal, siyasi hayatın yavaş yavaş hareketlenmeye başladığını söyledi.

Bir gazetecinin, ''Haşim Kılıç, dün yapılan törenlere katılmadı. Siz de katılmadınız. Haşim Kılıç, 'protokolde kendisine hak etmediği bir yer verildiği için gitmediğini' açıkladı. Sizin katılmama nedeniniz de buna benzer bir neden mi?'' sorusu üzerine Baykal, ''Hayır. Ben 30 Ağustos kutlamalarında askeri geçit töreni haricinde diğer bölümlerine katılıyorum. Yıllardan beri bunu böyle götürüyorum. Bu yıl da aynı uygulama içindeydi. Bu yılın kendine özgü şartlarıyla hiçbir ilgisi yoktur'' dedi.

''Haşim Kılıç, normalde protokol sırasında Başbakan'dan hemen sonra gelir, Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak. Fakat kendisine ikinci sıradan yer veriliyor. Bu yüksek yargıya karşı, yürütmenin bir tavrı olarak algılanabilir mi sizce?'' sorusuna Baykal, ''Bu konuda bilinçli, sistemli bir tavır sergilendiği kanısında değilim. Nitekim, Sayın Haşim Kılıç'ın uyarısı üzerine Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği gerekli incelemeyi yapmış ve düzeltmenin gerçekleştirileceğini kendisine bildirmiş. Böyle yanlışlıklar olur. Bunlara özel siyasal anlam kazandırmaya gerek yok. Öyle olmadığı da zaten yaşanan olayla ortaya çıktı. Bir kriz konusu değil bu. Yeni bir kriz konusu yaratmaya çalışmayalım lütfen'' yanıtını verdi.

TÜRKİYE'NİN ULUS DEVLET VE LAİK DEVLET KİMLİĞİ...

Bir başka gazetecinin, ''Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un yaptığı ilk açıklamayla ilgili siz değerlendirmenizde, 'İlker Paşa çok güzel konuştu. Artık sözle etkili olma aşaması geride kaldı' dediniz. Bu sözlerinizle ne kastettiniz?''sorusuna Baykal, şu yanıtı verdi:

''Genelkurmay Başkanı'nın konuşması toplumda büyük bir ilgi yarattı. Zaten bu tür konuşmalar ilgiyle karşılanır, değerlendirilir. Bazı çevreler bu konuşmadan çok rahatsız oldular. Konuşmada dile getirilen düşüncelerin karşısında yer aldılar. Bu düşünceleri sakıncalı buldular. Halbuki Genelkurmay Başkanı'nın değerlendirmelerinin altında şu temel anlayış yatıyor; 'Türkiye Cumhuriyeti'nin bir ulus devlet olduğu ve bunun mutlaka böyle sürdürülmesi, korunması gerektiği anlayışını' ifade ediyordu.

Yine aynı şekilde, Türkiye Cumhuriyeti'nin laik bir devlet olduğu ve bunun mutlaka korunması ve sürdürülmesi gerektiğini ifade ediyordu. Bu ısrarlarıyla, bu anlayışıyla ilgili toplumda bir tartışma çıkmış olması gerçekten çok üzüntü vericidir. Öyle anlaşılıyor ki Türkiye'nin ulus devlet kimliğini reddetmek isteyen pek çok çevre vardır. Laik devlet kimliğinden tedirgin olan çevreler vardır. Onlar bu anlayışlarını yansıtmışlardır.

Benim dikkati çekmeye çalıştığım bir başka nokta var. Bu söylenenlerin tümünün çok önemli, çok haklı, çok doğru olduğundan hiçbir kuşku duymuyorum ama Türkiye'de şöyle bir tablo var; devletin çok önemli kurumlarının sözcüleri, devletimizin çok temel konularıyla, sorunlarıyla ilgili düşünceler ortaya koyuyorlar fakat bu düşüncülerin gereği yerine getirilemiyor. Bu tür konuşmalar yönlendirici, etkili, belirleyici olmak için yapılır. Konuşulan konuya baktığımız zaman, fevkalade önemli böyle bir konuda çok temel görüş ayrılıklarının devlet katında ortaya çıkması çok şaşırtıcı olur.''

''ŞABAN DİŞLİ OLAYI''

Doğruların gereğinin yetkili merciler tarafından yerine getirilmemesinin kopukluk yarattığına dikkati çeken Baykal, ''Bu kopukluk Türkiye'deki siyasal yaşamın temel sorunudur'' dedi. Buna birkaç açıdan örnek vermenin mümkün olduğunu ifade eden Baykal, şöyle devam etti:

''Mesela bir Dişli olayı yaşadık. Çok temel bir olay. İlk kez Türkiye'de, cumhuriyet tarihinde bir yolsuzluk iddiası, dedikodu, söylenti ya da siyasi suçlama olmaktan çıktı, belgeli, kanıtlı, somut bir iddia haline geldi. Ortada belge var, belgenin altında imzalar var. Belgenin içinde rüşvetin miktarı var. Bir milyon dolar...

Şartları var. 'Şunlar yapılırsa verilecek' deniyor. Onlar yapılmış, alınmış. Şartlar yerine getirilmiş. Bütün bunlar ortada. Muazzam bir olay. Cumhuriyet tarihinde böyle belgeli, kanıtlı, netleşmiş bir yolsuzluk konusu ortaya çıkmamıştır. Daima yolsuzluk söylenir. Daima iddialar vardır ama kaytaracak bir, iki nokta vardır. Birileri bir şey söyler, belirli şüpheli konular vardır, kaytarılır. Burada olay çok net.

Peki şimdi sormak lazım, ne oldu? Bu konuda ne yapıldı? Savcılar harekete mi geçti, dosya mı hazırlandı? Bunun yığınla tarafı var. Belediyeyle, başka şirket yöneticileriyle ilgili tarafı var. Siz söyleyin, kanıtlayın, belgeleyin, ondan sonra da bekleyin. Bu ciddi bir krizdir, böyle bir şey olmaz. Bu olursa, hukuk belli noktalarda işlemez demektir. Arkadaş yerinde durmaya devam ediyor, genel başkan yardımcısı...

Partinin genel başkanı 'Hortumları kestik, yolsuzlukların hesabını herkesten sorarız' diyor. Ne yaptın? Ortada hiçbir şey yok? Belgeli bir yolsuzluk iddiası var, gereği yapıldı mı, yapılması talep ediliyor mu? Bu konuda bir toplumsal talep içinde miyiz? O da değil, artık alıştık. Yolsuzluk iddiaları ortaya atılır, hatta kanıtlanır, gereği yapılmaz. Bu yanlış. Ben buna alışmak istemiyorum.''

''YAŞANAN SORUNLARIN ÇÖZÜMÜ SAĞLANMADI''

AK Parti hakkındaki kapatma davasına da değinen Baykal, dava sonucunda ''AKP'nin laiklikle ilgili konumunun yüksek yargı kararıyla netleştiğini'' söyledi.

''Anayasa Mahkemesi 11 üyesinin 10'uyla dedi ki (AKP laikliğe aykırı eylemlerin odak noktası konumundadır)'' diyen Baykal, Anayasa Mahkemesinin kararından önce de partisinin, bazı yazarların, düşünürlerin de aynı düşünceyi dile getirdiğini ve tartıştığını hatırlattı. Bu duruma yönelik tartışmaların artık sona erdiğini, konunun Anayasa Mahkemesinin kararından sonra netliğe kavuştuğunu anlatan Baykal, şu görüşleri dile getirdi:

''AKP, Türkiye'de iktidar partisi. Bu parti hakkında, bizim Anayasamızın en önemli ilkesi bakımından karşılıklı çatışma durumu olduğunu Mahkeme hükme bağlamıştır. Bu, yaşanan sorunların çözümünü sağlamış değildir. Adını koymuştur, tarif etmiştir, sorunu incelemiştir.

Türkiye'deki laiklik krizini çözmemiştir. Laiklik krizi olduğunu hukuken tespit etmiştir. Bunun çözülmesi lazım. Bunun tek çözümü vardır; AKP iktidarı der ki 'Laikliğe karşı eylemlerin odağında bir parti olmaktan vazgeçeceğim'. Bunu açıkça ilan eder, etmez. Topluma, hukukçulara, kamuoyuna dedirtir ki 'Evet, AKP, Anayasa Mahkemesi kararından sonra laikliğe karşı eylemlerin odağında olmaktan çıkmıştır. Bu kanaati bize verir ve Türkiye krizden kurtulur. Şimdi böyle bir tablo var mı? Hayır, böyle bir şey yok. Mahkeme böyle bir karar verdi, Başbakan çıkıp, 'Hayır, laikliğe karşı eylemlerin odağında değiliz' demedi. Bu hükme götüren dayanak noktaları neyse onlar ortadan kaldırılır.''

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ


Baykal, bir başka gazetecinin, ''Ulusal Program çerçevesinde bazı anayasal değişikliklerin içerisinde olduğu bir program hazırlandı. Sayın Bahçeli destek verdi. Bir uzlaşma komisyonu kurulacak. Siz destek verecek misiniz?'' sorusuna, Anayasa Mahkemesi'nin AK Parti'ye karşı açılan kapatma davasında verdiği kararın bir kriz yarattığını ileri sürdü.

Baykal, ''Söz konusu parti iktidar partisi. Anayasa Mahkemesi böyle demiş, Anayasa böyle. Biraz önce çözümü söyledim. Bazı çevreler diyorlar ki 'hayır değildir'. Nedir peki? Anayasa'yı değiştirelim. Bazı çevreler de diyor ki 'Anayasa Mahkemesini değiştirelim. Bir daha böyle bir karar alamayacak bir Anayasa Mahkemesi yapalım. Bunlar da çözüm ama bunlar bizim meşgul olduğumuz çözümler değil.

Biz Anayasa'nın temel felsefesine yönelik bir değişiklik ihtiyacı içerisinde değiliz. Anayasa'yı uyduralım AKP'ye, hayır. AKP'yi Anayasa'ya uyduralım. Türkiye'yi AKP'ye uyduralım, hayır. Türkiye herkesten büyüktür. Siyasi partiler, iktidarlar bugün vardır, yarın yoktur. Kalıcı olan Türk milletidir, Türkiye'nin Anayasası'nın temel özüdür'' diye konuştu.

Baykal, ''Türkiye'nin sorununun hiçbir şekilde AK Parti'nin tercihlerine yardımcı olacak bir anayasa değişikliği yapmak olmadığını'' söyledi.

KEÇİÖREN'DE BÜFECİNİN DÖVÜLMESİ

Keçiören'de bir büfeciyi zabıtaların dövmesiyle ilgili bir soruya Baykal, ''Gerçekler ortada, çok açık. Kimse kimseyi aldatmaya kalkmasın. Sistematik bir politika uygulanıyor. Sindirme, caydırma politikası uygulanıyor ve bu politika da bize hiç yakışmayan yöntemlerle uygulanıyor. Bunu besleyen zihniyet ne ilçe başkanının, ne belediye başkanının, ne de anakent belediye başkanının anlayışıdır. Başbakan'ın anlayışıdır. Başbakan başından beri belli bir politika içerisindedir ve bu politika sürdürülmektedir'' yanıtını verdi.,kaynak,sabah

(AA)

Meğer Fatih Ürek işkence, İbo fuhuş ekibindeymiş!


Ergenekon iddianamesinde adı geçmeyen bir isim kalmadı desek yeridir. İddianamenin ek klasörlerindeki belgelerde Kadir İnanır’dan Sezen Aksu’ya kadar pek çok ünlü isim karşımıza çıkmış durumda. Belgelerde “işkenceci” olarak adı geçen bazı isimlere merak edip sorduk: “Burada adınızın geçmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?” Çoğunun bundan haberi bile yoktu. Bir grup ise sinirlenip sorularımızı yanıtsız bıraktı. Yanıt veren “işkenceciler” ise özetle “Bunlar tamamen deli saçması” dedi

Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün evinde elde edilen örgüt dökümanları içerisinde “Arenadaki Sanat Gladio Sanatçıları” isimli dokümanın “İstihbarat Örgütlerinin Fuhuş ve Eğlence Sektörü Bağlantıları” başlığı altında Nükhet Duru, Nuri Sesigüzel, İbrahim Tatlıses, Sibel Can, Gülben Ergen, Sezen Aksu, Emel Sayın, Ayman Artun, Lüks Nermin, Terzi Mualla, Kenan Kalav, Turgut Demirağ, Leyla Sayar, Rüçhan Çamay gibi birçok kişinin özel hayatları, etnik kimlikleri ve ideolojik düşünceleri ile ilgili fişleme yapıldığı görülüyor.

Ergenekon iddianamesinin delil klasörlerinde “İçinde MİT geçen belgeler” klasöründe dava ile alakası olmayan sayısız belge de yer aldı. Sanıkların evlerine yapılan baskınlarda her türlü doküman hiçbir elemeden geçirilmeden toplanınca, davayla alakası olmayan belgeler de klasörlerde yer aldı. Sempatik tavırlarıyla bilinen sanatçılar belgelerde azılı işkenceciler arasında gösteriliyor.

“41 trilyon dolar aldılar, Rus hükümeti ile işbirliği yaptılar”
404 nolu klasörde yer alan belge, “İnsanlık tarihinin en büyük vahşetini 7,5 yıldan bu yana aldıkları 41 trilyon dolar karşılığı tamamen suçsuz bir insana karşı Türk hükümeti ve MİT müsteşarı adına uygulayan ve uygulatan ve Rus hükümeti ile işbirliği yapanların listesi ve aldıkları vahşet ücretleri” başlığını taşıyor.
Belgede sanatçısından işadamına, sporcusundan politikacısına ve avukatına kadar yüzlerce kişinin adı yer alıyor. Ölüm işkencesine ve vahşetine katılan MİT’çi sanatçılar listesinde göze ilk çarpan isim ise yılan dansıyla tanınan Fatih Ürek.

Hülya Avşar, Müjde Ar, Sibel Can, Yıldız Tilbe, Emel Sayın...
Avukat-yazar Gürkan Tanyeli imzasıyla delil klasörüne giren listede isimlerin yanında aldıkları vahşet ücretleri de yer alıyor. Avukatlar ve MİT görevlileriyle başlayan liste ilerledikçe ortaya atılan isimler de komikleşmeye başlıyor.
Azılı işkenceciler listesinde birçok ismin yanı sıra Kadir İnanır, Lale Mansur, Hüner Coşkuner, Yeşim Salkım, Zuhal Olcay, Sibel Can, Hülya Avşar, Müjde Ar, Hande Ataizi, Emel Sayın, Ferhan Şensoy, Yıldız Tilbe, Ayşen Gruda, Tarık Tarcan, Göksel Arsoy gibi sanatçılar da bulunuyor.
Listenin devam eden kısmında bir başka başlık ise “Azılının azılısının azılısı işkenceliler”. Futbolcu Oğuz Çetin, Fikri Sağlar, Halis Toprak, Fatma Girik, İlhan Cavcav, Özer Çiller ve merhum Osman Yağmurdereli de listede yer alan isimler arasında.

Listede 1343 isim yer alıyor
Kenan Evren, Çevik Bir, Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Mesut Yılmaz gibi isimlerin bulunduğu listede bazı isimlerin yanına kaç diş kırdıkları da not edilmiş.
Ölüm işkencesine ve vahşetine katılan MİT’çi sanatçılar listesinde Şener Şen gibi bir komedi üstadı da bulunuyor. Siyaset, politika, spor, iş dünyası ve akademisyenlerin olduğu listede 1343 isim yer alıyor.

Erdoğan’a 20 milyar dolar, Baykal’a 100 milyon dolar
Listede göze çarpan ilginç isimler ve aldıkları ileri sürülen ücretler şöyle:

Yekta Güngör Özden 30 katrilyon, Şenkal Atasagun 2 kentrilyon lira, Emre Taner 20 kentrilyon lira, Sönmez Köksal 100 milyon dolar, Tayyip Erdoğan 20 milyar dolar, Abdullah Gül 20 milyar dolar, Mesut Yılmaz 100 milyon dolar, Bülent Ecevit 100 milyon dolar, Deniz Baykal 100 milyon dolar, Rus erkek işkenceci Aleksandr Kalaşnikof 10 kentrilyon lira, Mehmet Ali Şahin 100 katrilyon lira, Abdüllatif Şener 100 katrilyon lira.

“Ben ne anlarım kırbaçtan?”
Fatih Ürek

Bana yönelik iddiaları öğrendiğimde evdeydim ve çok gülesim geldi. İki gün şaşırdım ne oluyor diye? İddialı bir şekilde nasıl işkence yapıyormuşuz? Ben de merak ediyorum.
Benimle birlikte birçok sanatçının adı geçiyor. Bu rezillikten başka bir şey değil. Sanatçı arkadaşlarla toplu bir hareket yapılırsa ben de katılırım. Bunlar hayal mahsulü şeyler. Buna devlet büyükleri bile çok gülüyordur.
Ergenekon olayının daha ne olduğunu anlamış değilim. Anlamak da istemiyorum. Çünkü ne diyeceğimi de bilemiyorum. Kısaca saçma sapan bir şey.
Ergenekon’da ismi geçenlerin hiçbirini tanımıyorum. Benim ne işim olur öyle şeylerle? Sahneme çıkar, insanları eğlendiririm. Ne anlarım kırbaçtan...


“Benim gibi işkenceden nefret eden bir insana bunu yakıştırmaları çok ayıp”
Ayşen Gruda

Benim böyle bir olaydan haberim bile yok. Adımın iddianamede geçtiğini şu an sizden duyuyorum. Benim Ergenekon’la ne ilişkim olabilir ki? Ben mi işkenceciymişim? Ben mi? İşkenceci mi? Bu bir şaka herhalde. Türkiye’nin çok sevdiği bir komedyen nasıl bir işkenceci olabilir? Bu olacak şey değil. Sizce ben kime işkence etmiş olabilirim? İşkenceden nefret eden, özgürlükten yana olan bir insana bunu nasıl yakıştırabilirler? Ayıptır, ayıp. Artık “suyu” çıktı diyelim ve kapatalım bu konuyu.
Ergenekon’la ilgili genel olarak fikrim olamıyor. Kafam çok karışık, anlayamıyorum. Buralara kadar gelen bir şeyle ilgili bir fikir olabilir mi? Ne fikrim olabilir? Bu kadar suyu çıkan bir şeyi ciddiye bile almıyorum. Dinlemiyorum bile artık. Çok ayıp.

“Deli saçması bir şey”
Kadir İnanır

Cumhuriyet gazetesinde çıkan haberde duydum ve avukatım aracılığıyla tekzip yolladık. Deli saçması bir şey... Herkese bok atıyorlar. Önüne gelene çamur atıyorlar ve deli saçması bir şey olduğu için hiç ciddiye almıyorum.
Üstüne gidilecek resmi bir şey yok ortada. Ben de birine bir çamur atayım, başka bir gazetede çıksın bu da böyle bir şey. Yineliyorum, deli saçması bir şey...


“Benim ismim geçmiyor”
Hande Ataizi

Hiç öyle bir şey hakında yorum yapmak istemiyorum. Ergenekon davasında benim ismim falan geçmiyor. Böyle bir şey söz konusu olamaz. Herhalde dalga geçiyorsunuz benim hiç alakam yok.
Saçma sapan bir şey, konuşmak istemiyorum. İyice araştırmanızı yapın ondan sonra arayın.


“Ergenekon’da bir benim adım eksikti”
İlhan Cavcav

Ergenekon olayında bir benim adım eksikti. Ben de karıştım iyi oldu. Şu an benim adımın geçtiğini ilk defa sizden duyuyorum. İşkenceci olarak adım gösteriliyormuş hem de.
Ben 58 yıldır ticaretle uğraşan, namusuyla, şerefiyle çalışan, devletin hiçbir kademesiyle iş yapmayan, değirmen sanayiiyle uğraşan Türkiye’nin en önemli işadamlarından biriyim, benim Ergenekon’la falan hiçbir ilgim yok, olamaz da.
Her vatandaş gibi ben de Ergenekon olaylarının bir an önce sonuçlanmasını merakla bekliyorum.

“Ergenekon’la işim olmaz”
Nuri Sesigüzel

İsmimin geçtiğini gazetede okudum. Ergenekon’la hiçbir şekilde işim olmaz. Memleketini seven vergisini ödeyen, sözüne sadık birisiyim.
Devletle ilgili yıkıcı ve zarar verici bir şekilde hiç kimseyle tartışmadım, konuşmadım. Bunlar hayal ürünü şeyler... Devletle ilgili bir tek kötü bir telefon kaydımı bulsunlar her türlü cezaya razıyım.
Bütün bu olayların ortaya çıkmasında fayda var. Yapanın yanında kalmaması lazım.


“Adımın geçmesine hiçbir anlam veremiyorum”
Lale Mansur

Geçenlerde bir gazeteci arayıp “Ergenekon’a adınız karışmış” dedi ve bu şekilde duydum. Yurtdışındaydım. Benim dışımda Şener Şen, Zuhal Olcay, Fatih Ürek gibi isimler de varmış. Buna hiçbir anlam veremedim. Üstelik bir işkenceci olarak adımız geçiyormuş.
Düşünce suçuyla ilgili DGM’ye gitmiştim bir kere, düşünce suçu konusunda aktiftim, acaba bundan dolayı mı diye düşündüm ilk başta ama bu da işkenceye girmez ki.
Genel olarak Ergenekon olayı sayesinde aslında ülkede büyük adımlar atıldığını düşünüyorum. Yıllardır Veli Küçük adını duyuyoruz ve ilk kez birtakım tutuklanmalar oluyor. İlk kez bir general içeride ve yargılanıyor. Dokunulmazlığı olanlara dokunulmaya başlandı, bu açıdan bakarsak bence bu büyük bir adım Türkiye’de.
Ergenekon çok köklü, çok eskiden kalma, insanların tamamen kendi çıkarları için çalıştığı, bayrak, milliyetçilik diyerek birtakım duyguları da sömürerek bazı işlerin yapıldığı bir yapılanma. Umarım bu işin derinine giderler, umarım bu iş böyle yüzeyde kalmaz.,MİLLİYET,,kaynak,vatan

Meğer Fatih Ürek işkence, İbo fuhuş ekibindeymiş!

hükümet,rusya,rüşvet,
Ergenekon iddianamesinde adı geçmeyen bir isim kalmadı desek yeridir. İddianamenin ek klasörlerindeki belgelerde Kadir İnanır’dan Sezen Aksu’ya kadar pek çok ünlü isim karşımıza çıkmış durumda. Belgelerde “işkenceci” olarak adı geçen bazı isimlere merak edip sorduk: “Burada adınızın geçmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?” Çoğunun bundan haberi bile yoktu. Bir grup ise sinirlenip sorularımızı yanıtsız bıraktı. Yanıt veren “işkenceciler” ise özetle “Bunlar tamamen deli saçması” dedi

Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün evinde elde edilen örgüt dökümanları içerisinde “Arenadaki Sanat Gladio Sanatçıları” isimli dokümanın “İstihbarat Örgütlerinin Fuhuş ve Eğlence Sektörü Bağlantıları” başlığı altında Nükhet Duru, Nuri Sesigüzel, İbrahim Tatlıses, Sibel Can, Gülben Ergen, Sezen Aksu, Emel Sayın, Ayman Artun, Lüks Nermin, Terzi Mualla, Kenan Kalav, Turgut Demirağ, Leyla Sayar, Rüçhan Çamay gibi birçok kişinin özel hayatları, etnik kimlikleri ve ideolojik düşünceleri ile ilgili fişleme yapıldığı görülüyor.

Ergenekon iddianamesinin delil klasörlerinde “İçinde MİT geçen belgeler” klasöründe dava ile alakası olmayan sayısız belge de yer aldı. Sanıkların evlerine yapılan baskınlarda her türlü doküman hiçbir elemeden geçirilmeden toplanınca, davayla alakası olmayan belgeler de klasörlerde yer aldı. Sempatik tavırlarıyla bilinen sanatçılar belgelerde azılı işkenceciler arasında gösteriliyor.

“41 trilyon dolar aldılar, Rus hükümeti ile işbirliği yaptılar”
404 nolu klasörde yer alan belge, “İnsanlık tarihinin en büyük vahşetini 7,5 yıldan bu yana aldıkları 41 trilyon dolar karşılığı tamamen suçsuz bir insana karşı Türk hükümeti ve MİT müsteşarı adına uygulayan ve uygulatan ve Rus hükümeti ile işbirliği yapanların listesi ve aldıkları vahşet ücretleri” başlığını taşıyor.
Belgede sanatçısından işadamına, sporcusundan politikacısına ve avukatına kadar yüzlerce kişinin adı yer alıyor. Ölüm işkencesine ve vahşetine katılan MİT’çi sanatçılar listesinde göze ilk çarpan isim ise yılan dansıyla tanınan Fatih Ürek.

Hülya Avşar, Müjde Ar, Sibel Can, Yıldız Tilbe, Emel Sayın...
Avukat-yazar Gürkan Tanyeli imzasıyla delil klasörüne giren listede isimlerin yanında aldıkları vahşet ücretleri de yer alıyor. Avukatlar ve MİT görevlileriyle başlayan liste ilerledikçe ortaya atılan isimler de komikleşmeye başlıyor.
Azılı işkenceciler listesinde birçok ismin yanı sıra Kadir İnanır, Lale Mansur, Hüner Coşkuner, Yeşim Salkım, Zuhal Olcay, Sibel Can, Hülya Avşar, Müjde Ar, Hande Ataizi, Emel Sayın, Ferhan Şensoy, Yıldız Tilbe, Ayşen Gruda, Tarık Tarcan, Göksel Arsoy gibi sanatçılar da bulunuyor.
Listenin devam eden kısmında bir başka başlık ise “Azılının azılısının azılısı işkenceliler”. Futbolcu Oğuz Çetin, Fikri Sağlar, Halis Toprak, Fatma Girik, İlhan Cavcav, Özer Çiller ve merhum Osman Yağmurdereli de listede yer alan isimler arasında.

Listede 1343 isim yer alıyor
Kenan Evren, Çevik Bir, Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Mesut Yılmaz gibi isimlerin bulunduğu listede bazı isimlerin yanına kaç diş kırdıkları da not edilmiş.
Ölüm işkencesine ve vahşetine katılan MİT’çi sanatçılar listesinde Şener Şen gibi bir komedi üstadı da bulunuyor. Siyaset, politika, spor, iş dünyası ve akademisyenlerin olduğu listede 1343 isim yer alıyor.

Erdoğan’a 20 milyar dolar, Baykal’a 100 milyon dolar
Listede göze çarpan ilginç isimler ve aldıkları ileri sürülen ücretler şöyle:

Yekta Güngör Özden 30 katrilyon, Şenkal Atasagun 2 kentrilyon lira, Emre Taner 20 kentrilyon lira, Sönmez Köksal 100 milyon dolar, Tayyip Erdoğan 20 milyar dolar, Abdullah Gül 20 milyar dolar, Mesut Yılmaz 100 milyon dolar, Bülent Ecevit 100 milyon dolar, Deniz Baykal 100 milyon dolar, Rus erkek işkenceci Aleksandr Kalaşnikof 10 kentrilyon lira, Mehmet Ali Şahin 100 katrilyon lira, Abdüllatif Şener 100 katrilyon lira.

“Ben ne anlarım kırbaçtan?”
Fatih Ürek

Bana yönelik iddiaları öğrendiğimde evdeydim ve çok gülesim geldi. İki gün şaşırdım ne oluyor diye? İddialı bir şekilde nasıl işkence yapıyormuşuz? Ben de merak ediyorum.
Benimle birlikte birçok sanatçının adı geçiyor. Bu rezillikten başka bir şey değil. Sanatçı arkadaşlarla toplu bir hareket yapılırsa ben de katılırım. Bunlar hayal mahsulü şeyler. Buna devlet büyükleri bile çok gülüyordur.
Ergenekon olayının daha ne olduğunu anlamış değilim. Anlamak da istemiyorum. Çünkü ne diyeceğimi de bilemiyorum. Kısaca saçma sapan bir şey.
Ergenekon’da ismi geçenlerin hiçbirini tanımıyorum. Benim ne işim olur öyle şeylerle? Sahneme çıkar, insanları eğlendiririm. Ne anlarım kırbaçtan...


“Benim gibi işkenceden nefret eden bir insana bunu yakıştırmaları çok ayıp”
Ayşen Gruda

Benim böyle bir olaydan haberim bile yok. Adımın iddianamede geçtiğini şu an sizden duyuyorum. Benim Ergenekon’la ne ilişkim olabilir ki? Ben mi işkenceciymişim? Ben mi? İşkenceci mi? Bu bir şaka herhalde. Türkiye’nin çok sevdiği bir komedyen nasıl bir işkenceci olabilir? Bu olacak şey değil. Sizce ben kime işkence etmiş olabilirim? İşkenceden nefret eden, özgürlükten yana olan bir insana bunu nasıl yakıştırabilirler? Ayıptır, ayıp. Artık “suyu” çıktı diyelim ve kapatalım bu konuyu.
Ergenekon’la ilgili genel olarak fikrim olamıyor. Kafam çok karışık, anlayamıyorum. Buralara kadar gelen bir şeyle ilgili bir fikir olabilir mi? Ne fikrim olabilir? Bu kadar suyu çıkan bir şeyi ciddiye bile almıyorum. Dinlemiyorum bile artık. Çok ayıp.

“Deli saçması bir şey”
Kadir İnanır

Cumhuriyet gazetesinde çıkan haberde duydum ve avukatım aracılığıyla tekzip yolladık. Deli saçması bir şey... Herkese bok atıyorlar. Önüne gelene çamur atıyorlar ve deli saçması bir şey olduğu için hiç ciddiye almıyorum.
Üstüne gidilecek resmi bir şey yok ortada. Ben de birine bir çamur atayım, başka bir gazetede çıksın bu da böyle bir şey. Yineliyorum, deli saçması bir şey...


“Benim ismim geçmiyor”
Hande Ataizi

Hiç öyle bir şey hakında yorum yapmak istemiyorum. Ergenekon davasında benim ismim falan geçmiyor. Böyle bir şey söz konusu olamaz. Herhalde dalga geçiyorsunuz benim hiç alakam yok.
Saçma sapan bir şey, konuşmak istemiyorum. İyice araştırmanızı yapın ondan sonra arayın.


“Ergenekon’da bir benim adım eksikti”
İlhan Cavcav

Ergenekon olayında bir benim adım eksikti. Ben de karıştım iyi oldu. Şu an benim adımın geçtiğini ilk defa sizden duyuyorum. İşkenceci olarak adım gösteriliyormuş hem de.
Ben 58 yıldır ticaretle uğraşan, namusuyla, şerefiyle çalışan, devletin hiçbir kademesiyle iş yapmayan, değirmen sanayiiyle uğraşan Türkiye’nin en önemli işadamlarından biriyim, benim Ergenekon’la falan hiçbir ilgim yok, olamaz da.
Her vatandaş gibi ben de Ergenekon olaylarının bir an önce sonuçlanmasını merakla bekliyorum.

“Ergenekon’la işim olmaz”
Nuri Sesigüzel

İsmimin geçtiğini gazetede okudum. Ergenekon’la hiçbir şekilde işim olmaz. Memleketini seven vergisini ödeyen, sözüne sadık birisiyim.
Devletle ilgili yıkıcı ve zarar verici bir şekilde hiç kimseyle tartışmadım, konuşmadım. Bunlar hayal ürünü şeyler... Devletle ilgili bir tek kötü bir telefon kaydımı bulsunlar her türlü cezaya razıyım.
Bütün bu olayların ortaya çıkmasında fayda var. Yapanın yanında kalmaması lazım.


“Adımın geçmesine hiçbir anlam veremiyorum”
Lale Mansur

Geçenlerde bir gazeteci arayıp “Ergenekon’a adınız karışmış” dedi ve bu şekilde duydum. Yurtdışındaydım. Benim dışımda Şener Şen, Zuhal Olcay, Fatih Ürek gibi isimler de varmış. Buna hiçbir anlam veremedim. Üstelik bir işkenceci olarak adımız geçiyormuş.
Düşünce suçuyla ilgili DGM’ye gitmiştim bir kere, düşünce suçu konusunda aktiftim, acaba bundan dolayı mı diye düşündüm ilk başta ama bu da işkenceye girmez ki.
Genel olarak Ergenekon olayı sayesinde aslında ülkede büyük adımlar atıldığını düşünüyorum. Yıllardır Veli Küçük adını duyuyoruz ve ilk kez birtakım tutuklanmalar oluyor. İlk kez bir general içeride ve yargılanıyor. Dokunulmazlığı olanlara dokunulmaya başlandı, bu açıdan bakarsak bence bu büyük bir adım Türkiye’de.
Ergenekon çok köklü, çok eskiden kalma, insanların tamamen kendi çıkarları için çalıştığı, bayrak, milliyetçilik diyerek birtakım duyguları da sömürerek bazı işlerin yapıldığı bir yapılanma. Umarım bu işin derinine giderler, umarım bu iş böyle yüzeyde kalmaz.,MİLLİYET,,kaynak,vatan