| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

BABACAN

Yazılar arşiv 01.2009 Other entries in 2009-01 resimler , videolar

Parayı kasada tutana nasıl kredi verelim?

Kredi vermeyen bankaları teşhir edeceğini söyleyen ATO Başkanı Sinan Aygün için bankacılar, “2.5 milyon euro’yu kasasında tutan kişiye nasıl kredi verelim?’ diyor

Dış kriz Türkiye’de nereye varacağı belli olmayan bankacı - reel sektör kavgasına yol açtı. Reel sektör temsilcisi işadamları bankalarla sorunlarını çözmek için hukuksal yollara başvurmak yerine daha çok hükümet üyelerine ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a şikayette bulunurken, bankacılar da kredileri geri çağırdıkları için kendilerini teşhir etmekle suçlayan Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün’ne tepki gösteriyorlar.
ATO Başkanı Aygün, aralıkta Halkbank ile yapılan kredi anlaşması toplantısında kredileri geri çağıran bankaları isim isim açıklayacağını, her hafta bir iki bankayı teşhir edeceğini söylemişti.
Aygün, “Bankalar, reel sektöre tekme vurmaya başladı.
Bu tekmeler bitsin, artık gözümüzün üzerine yumruk atmaya, beynimize vurmaya başladılar. Bugün yanımızda olmayacaklarsa, ne zaman olacaklar” demişti.

Biz de güvenmiyoruz
Aygün’ün Ergenekon soruşturması kapsamında ağustos ayında gözaltına alınması sırasında evindeki kasada 2.5 milyon euro para tespit edildiğini hatırlatan bazı bankacılar ise, “Parasını bankacılık sistemine yatırmayan, bankalara güvenmeyen birine siz bankacı olsanız kredi verir misiniz?” diye tepki gösterdi.
Kriz ortamında en büyük riskin kredi verilecek şirket ve kişiye ait en sağlam ve doğru bilgiye ulaşmak olduğunu vurgulayan bir bankacı, parasını bankacılık sistemi dışında tutan işadamlarının kamuoyunda iyi örnek oluşturmadığını ve ülke ekonomisine de bir katkıda bulunmadıklarını belirtti.
Bankacı, “Sizin evinizdeki kasada 2.5 milyon milyon euro nakit para çıkıyor.
Siz neden bu parayı bankacılık sistemde tutmuyorsunuz, evinizde tutuyorsunuz? Şimdi bankacılar bu kadar yoğun belirsizliğin yaşandığı bir  kriz ortamında bu tarz düşüncede olan işadamlarına nasıl güven duyup kredi versin?
Bir işadamının, üstelik de sorumlu bir mevkide bulunan bir işadamının bankacılara ağır eleştirilerde bulunurken kendisinin ülkeye, ülke ekonomisine yaptığı katkıyı düşünmesi gerekir” şeklinde konuştu.


Aygün, 2.5 milyon euro için belge sunmuştu
ATO Başkanı Sinan Aygün,  Ergenekon soruşturması kapsamında 1 Temmuz 2008’de gözaltına alınmıştı. Polis yapılan aramada Aygün’ün evindeki özel kasada 2.5 milyon euro bulunduğunu açıklamıştı. Sinan Aygün daha sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Aygün, o süreçte savcılığa paranın kaynağına ilişkin belge sunduğunu açıklayarak, “O paranın dosyasını hazırlıyoruz. Satmış olduğum gayrimenkuller var. Hepsinin hesabını vereceğiz. Hesabını vermeyeceğimiz birşey yok” demişti.


Başbakan “Zulalarında iki yıllık para var” demişti

Dünyada ekonomik kriz patlak verdiğinde bankacılık sisteminde ilk şikayetler bankaların verdikleri kredileri geri çağırdıkları ve Türkiye’de tehlikenin ağır bir şekilde reel kesimde görüleceği sesleriyle yükseldi.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, BDDK’yı bankaları yakın takibe almaya çağırdı. Ardından “Bugünün yarınları var, kriz bittiğinde siz de onları kapınızda bekletin’ diyerek işadamlarının şikayetlerine destek verdi. Eleştirlerin arkası kesilmeyince Başbakan kamu bankalarının devreye gireceğini söyledi.
Ancak Başbakan Erdoğan bir süre sonra da  işadamlarına ‘Zuladaki paraları çıkarın’ diye seslendi. 
Erdoğan, krizle ilgili uyarıda bulunan işadamlarını kızarak “Her yıl kâr ediyorlar, bazılarının da zulalarında iki yıl yetecek kadar para var. Zulaları çıkarın” demişti.

Yerel seçimler ve işsizlik

5Ocak Pazartesi 2009

29 Mart tarihinde yerel seçimler yapılacak. Hemen her parti tüm gücünü bu seçimlerde göstermeye çalışacak. Tabii ekonomik krizin etkileri de seçimler üzerinde etkili olacak. Fakat bunun ne denli güçlü olacağı konusunda kuşkular bulunuyor.
Elbette içinde bulunulan krizin tek sorumlusu hükümetin yanlış ekonomik politikaları. Bunu çeşitli yazılarda da belirttik. Çünkü Türkiye ekonomisindeki kötüleşme küresel krizden çok önce başladı. Üstelik diğer ülkelerden de çok daha fazla etkilendi. Bu nedenle iktidarın mutlaka oy kaybetmesi gerek. Ancak, bu kaybın sınırlı kalması olasılığı da var.

15 yıllık yorgunluk
Gelelim nedenlerine. Dünyanın her yerinde de oy oranlarını da en çok etkileyen etmen işsizliktir. Türkiye’de işsizlik ise yaz aylarında tepe noktasına ulaşacak görünüyor. Yani seçimlerden sonra. Fakat yine de muhalefetteki tüm partiler işsizlik konusuna yeterince yüklenmiyor. Yüklenseler oylarını artırabilirler.
İkinci konu, muhalefette bulunan tüm partilerin AKP’nin büyük kentlerdeki 15 yıllık belediye iktidarına karşı ciddi bir alternatif oluşturmamaları. Oysa 15 yılda AKP bayağı yıprandı. Üstelik son dönemlerde yerel seçimlerde çok farklı tercihler ortaya çıkabiliyor. Üstelik bu siyasal tercihler çok hızlı değişebiliyor.
Aslında CHP Türkiye’de yerel yönetimlerde çok başarılı bir geleneğe sahiptir (pazarlamasını yapamasa da!). Gerek 70’li yıllarda, gerekse 1980 sonrası çok başarılı projeler gerçekleştirmiştir. Ama bu seçim kampanyasının arifesinde bunu gözleyemiyoruz.
Diğer bir konu ise adaylar. AKP’nin adayları ilan edildi. MHP’nin adayları hiç ön plana çıkmadı. DTP’nin adayları da avukatlar aracılığı (!) ile tayin edilecek. Fakat gerek MHP, gerek DTP oyu oldukça militan. Yani adayın kimliği pek önem taşımıyor.

Adayların önemi
Bununla beraber, CHP seçmeni göreli olarak eğitimli olduğu için militanca hareket etmiyor. Adayın kimliği büyük önem taşıyor. Zaten CHP bu nedenle zorlanıyor. Ankara ve İzmir’de CHP doğru adımları attı. İzmir’de başkanı değiştirmeyerek “Burada başarılıyız” dedi. Ankara’da geçmişin efsanevi ismi Murat Karayalçın’ı çıkardı. Aslında bu adaylık Baykal için dönüm noktası oldu: “Partinin başarısı için her şeye hazırım” mesajını verdi. Ancak bundan böyle CHP Ankara’da yeni isimler bulmalı.
Adana’da CHP’nin Sanayi Odası Başkanı Ümit Özgümüş’ü aday yapacağı söyleniyor. AKP Aytaç Durak’ı salladıktan sonra CHP’nin bu adayla şansı bir hayli güçlenmiş görünüyor. CHP yönetiminin birkaç aydır en çok zorlandığı konu ise İstanbul adayı. Baykal birçok girişimde bulundu, ama gönül rahatlığıyla bir adayı seçemedi. İstanbul gerçekten önemli. Ercan Karakaş’ın deyimiyle, “Önce İstanbul, sonra Türkiye”.
CHP’nin İstanbul’da üç adayı var. Biri il Başkanı Gürsel Tekin, diğeri, kendi istemese de, dürüst ve çalışkan bir isim olan Kemal Kılıçdaroğlu, bir diğeri ise eski bakan Ercan Karakaş. Kılıçdaroğlu fevkalade bir isim olsa da kampanya sürecinde genel politikalar yerine İstanbul’u konuşmak daha etkili olabilir. Üstelik parlamentodan belediye başkanı adayı çıkarmaya oldum olası aklım yatmamıştır. Belki de solda birliği ifade etmek için eldeki en iyi tercih Karakaş’tır.
Bu seçimlerde adaylar yerel projeleri, muhalif partiler de ekonomik krizi konuşmalı. Yoksa AKP’nin 15 yıllık yerel yönetim iktidarına bir 5 yıl daha eklenebilir. milliyet

Üretici ucuza satıyor tüketici pahalı yiyor

Tarlada fiyatı 32 kuruş olan mandalina, halde 67 kuruş, markette 1.79 lira. Tarladan tüketiciye fiyatı 5’e katlanıyor. Sadece narenciye değil, diğer ürünlerde de durum böyle

Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin (TZOB) her ay açıkladığı gıda fiyatları raporu, tarımsal ürün fiyatlarının, üreticiden tüketiciye ulaşıncaya kadar katlandığını ortaya koyuyor.
Aralıkta tarlada fiyatı 32 kuruş olan mandalina, marketlerde tüketiciye yüzde 468 artışla 1.79 TL’ye satıldı. Tarlada fiyatı 50 kuruş olan salatalık yüzde 385 artışla 2.43 liraya, tarlada 55 kuruş olan domates yüzde 352 artışla 2.49 liraya, tarlada 86 kuruş olan nohut yüzde 351 artışla 3.88 liraya market raflarında satışa sunuluyor.
Üretici fiyatlarına göre markette fiyatı en az artan ürün ise yüzde 63 ile yumurta. Üreticinin 17 kuruşa sattığı yumurtanın market rafındaki fiyatı 27 kuruşu buluyor. Üretici ile tüketici arasındaki fiyat farkı yaş sebze ve meyvede yüzde 468.7’yi, baklagillerde yüzde 351.5’e, kurutulmuş ürünlerde yüzde 346.4’e, pirinçte yüzde 273.2’ye, hayvansal ürünlerde yüzde 269.6’ya kadar çıkıyor.
Bu dönemde market raflarındaki fiyatlara bakıldığında, patlıcanda yüzde 16.2, salatalıkta yüzde 11.2, ıspanakta yüzde 8.6, kuru incirde yüzde 6.9, armutta yüzde 5.7, domateste yüzde 4.8 artış olduğu görülüyor. milliyet

Hisarcıklıoğlu: Oda seçimlerinde taraf olmam

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Kayseri Ticaret Odası’nda (KTO) gergin geçen seçim yarışına ilişkin olarak konunun ‘tarafı olmadığını’ söyledi

Milliyet’e açıklamalarda bulunan Hisarcıklıoğlu, “Oda-borsa seçimleri demokrasinin birinci derecede işlediği şeffaf seçimlerdir. Benim herhangi bir oda-borsamızın yönetim seçimlerinde taraf olmam söz konusu değildir” dedi.
Hisarcıklıoğlu şöyle dedi: “TOBB Başkanı olarak hiçbir oda-borsa yönetim seçiminde taraf olmam, tarafsızlığıma de halel getirtmem. Burada önemli olan seçimlerin demokratik bir süreçte tamamlanmasıdır. Önemli olan şehre yakışan bir seçim olması ve seçimden sonra yönetime gelen arkadaşların o şehrin ve çevresinin gelişimine katkı sağlamalarıdır.’ 

‘İkisi de değerli’
Hisarcıklıoğlu, KTO seçimleriyle ilgili olarak şöyle konuştu: ‘KTO Yönetim Kurulu Başkan adayı olan Mahmut Hiçyılmaz, benim çocukluk arkadaşım, dostum ve komşumdur. Şu andaki mevcut KTO Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Ali Kilci’yle de çok uzun süredir birlikte çalışıyoruz, geçmişe dayanan bir dostluğumuz var. İkisi de benim için değerlidir. Bu nedenle ne Kayseri’de ne de ülkenin bir başka yerinde oda-borsa seçimlerinde taraf olmam söz konusu değildir.
Gerek mevcut yöneticiler, gerekse aday olanlar, bu ülkede zaten sorumluluk yüklenmiş değerli insanlar. Bu insanların arasında tercih yapmak gibi bir lüksümüz yok. Kayseri özelinde de tek beklentim, seçim sonrası Kayseri’ye yakışır bir tablo olması ve Kayseri için seçilen yönetimin bütün gücü ile gayret etmesidir. Unutmayalım ki, birlikte rahmet ayrılıkta azab vardır.”
KTO seçimlerinde, mevcut Başkan Kilci, üzerlerinde mahalle baskısı olduğunu, AKP’nin odayı ‘fethedilecek bir yer’ gibi gördüğünü söylemişti. AKP’li aday, bu iddiaları reddetmiş, aksine yönetimin seçim listelerini vermediğini söylemişti.

Akbank’tan eğitime ‘Düşünme Gücü’ desteği

Akbank tarafından geliştirilen ‘Düşünme Gücü Projesi’ dün yapılan imza töreniyle uygulamaya geçirildi.

 Milli Eğitim Bakanlığı, Eğitim Reformu Girişimi (ERG) ve Akbank arasında imzalanan anlaşmayla başlatılan projenin ilk aşaması 2010 yılının nisan ayında tamamlanmış olacak. Bu sürede, eğitilecek öğretmenler vasıtasıyla ulaşılacak 200 bin öğrencinin düşünce becerileri geliştirilecek.
Düşünme Gücü Projesi, Milli Eğitim Bakanı Bakan Hüseyin Çelik, Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer, Akbank Genel Müdürü Zafer Kurtul, Sabancı Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Tosun Terzioğlu ve ERG Direktörü Üstün Ergüder’in katılımıyla imzalandı.
Törende konuşan Bakan Çelik, “Bu çerçevede bu protokol, eğitimin geleceği adına önem taşımaktadır” dedi.
Suzan Sabancı Dinçer de, ‘Düşünme Gücü Projesi’ ile tüm gençlerin soran ve sorgulayan bireyler haline gelebilmesini hedeflediklerini belirtti. Projenin ilk ayağı için İstanbul, Ankara, İzmir, Kahramanmaraş, Adana, Samsun, Kayseri ve Van pilot iller olarak belirlendi. İki yıl sürecek projenin ilk aşamasında 200 bin öğrenciye ulaşılacak. milliyet

İzmir'de seçim nabzı

Güneri CıvaoğluBugün

İzmir'de seçim nabzı

3 Ocak Cumartesi 2009

Yeni yıla İzmir'de girdim. Önümüz yerel seçim. İzmir'de nabız tuttum. İki önemli sorun...
Birisi metro...
İnşaat durmuş. Hem de yolun en daraldığı yerde. Çünkü yüklenici firma, TOKİ nedeniyle zor duruma düşmüş. Cezasını İzmirli çekiyor.
Trafik bu yarım kalan inşaat nedeniyle akmıyor, tıkanmaktan öte keşmekeş...
Tam seçim öncesi bu durum şanssızlık... Sanki "Yerel seçimde oyunu AKP'ye verirsen, metro da tamamlanır, diğer hizmetler de gelir. İktidarla ters düşmeyin" mesajının altını çiziyor.
Başkan Aziz Kocaoğlu hiç gözyaşına bakmadan bu kamburdan kurtulmalı.
AKP'nin değirmenlerine su taşınmasın.
Diğer sorun da baraj...
Gerçi Başbakan Erdoğan "Barajı biz yapalım, siz hava atın öyle mi!" diye seslenmişti ama barajlar belediyenin kendi olanaklarının ötesinde devlet katkısını gerektirmiyor. Sadece ÇET raporu ve arazi tahsisi nedeniyle gene de Ankara'da ışık hâlâ "kırmızı..."
Belediye kuyular açarak bu sorunu şimdilik aşmakta fakat su sorununda hadisenin "Şuyuu vukuundan beter" bir olumsuz fısıltı dolaşmakta.
Parti farkı yapmaksızın tüm belediyelere devlet olanaklarının verildiği sözü nerede kaldı?
İzmirli zorlu kavşakta.
Ege efesi ya baş eğmeyecek, yere diz vuracak ama diz çökmeyecek ya da iktidar olanakları gelsin diye eğilecek, AKP'li büyükşehir adayına oy verecek.
"Hangisi?" diye sorarsanız, daha net bir algılamam olmadı.

 

YAYMAK DEĞİL, BİTİRMEK
Başbakan Erdoğan ile İtalya Başbakanı Berlusconi İzmir'de bir toplantı yapmışlardı.
Yöntemini ilginç buldum. Anlatayım...
Berlusconi, İtalya'nın yoğun ekonomik ve siyasi ilişkileri olan ülkelere, yanına ilgili tüm bakanları ve üst düzey bürokratları alarak gidiyor.
Karşı taraftan da simetrik bakanlar ve bürokrasinin gelmesini istiyor.
Önce iki başbakan, bakanlar ve bürokratlarla toplanıyorlar.
Sonra bakanlar yanlarına bürokratlarını alarak diğer ülkenin bakanı ve bürokratıyla ayrı salonlarda toplanıyorlar.
Birlikte çözümler üretiyor ve başbakanlara sunuyorlar.
Sonunda iki başbakan bir araya geliyor, kendi "zirve" iradeleriyle bunları karşılıklı talimatlar haline getiriyorlar. Böylece aylarca belki yıllarca sürebilecek konular hayata geçiriliyor.
Hem zamandan kazanılıyor, hem de her bakanın ve bürokratlarının ayrı ayrı defalarca seyahatleri nedeniyle yüksek masraf yapılmıyor.
Bu sinerji toplantıları modelini Erdoğan başka ülkeler için de uygulayacakmış.
Berlusconi, bu toplantıların yapıldığı İzmir Swissotel Grand Efes'i fonksiyonel bulmuş.
Çok sayıda toplantı odaları, toplantı salonları ve büyük salonları nedeniyle bu mimari modelini beraberindekilere de tavsiye etmiş.
Murat Vargı, eski Büyük Efes Oteli'ni alıp yeniden yaptı ve işletmesini Swissotel'e verdi.
Ege için bir kazanç.

 

İZMİR'DE YILBAŞI
Yılbaşı gecesi Kordon'da kutlama vardı. İzmirliler keyifle, neşeyle yeni yıla girdiler. Elbette hepimiz Gazze'de olanların acısını paylaşıyoruz ama yeni yılı bir matem ve ağıt gecesiyle karşılamak bence yanlış.
İzmir'in CHP'li belediyesi doğru olanı yaptı.
İstanbul'un kutlamaları iptal edişi yanlış.
Atatürk'ü yitirdiğimiz 10 Kasım'ı bile artık bir matem programıyla geçirmiyoruz.
Gece önce ENBE'yi, sonra da gençlerin hıncahınç doldurduğu salonda Tan'ı dinledim.
Bir kez daha tanık oldum ki, bizim Türkçe sözlü kendi pop müziğimizin bambaşka elektriği var. İster Sezen'den, ister Serdar'dan olsun ya da Issız Adam filminin günümüze taşıdığı Ayla Dikmen'den, Nil Burak'tan olsun insanlarımızın voltajı yükseliyor. Eski adıyla Büyük Efes'te müziğin büyüsüyle zaman tünelinde yolculuk yaptım.
Ne anılarım var orada...
Mazhar Zorlu ve Haşmet Uslu'nun akşam rakılamaları... Erol Simavi... Namık Sevik ve Bedri Koraman'lı spor sohbetleri... Avrupa Güzellik Kraliçesi adaylarıyla düzenlediğimiz gece... Mutfağa tepeden bakan şefin kaptan köşkü gibi mekânında kırk çeşit meze eşliğinde rakı gecelerimiz... Fuar ayında tüm sanatçıların bu otelin havuz kenarında buluşmaları...
Efes'in bir süre metruk kalışından sonra böyle bir güzellikle yeniden kazanılması ötesinde bu saydığım zaman tünelinden görüntüler otelin "Zaman Tüneli Fotoğrafları"yla da sergileniyor.
İzmir bir başkadır...

Karşı devrim

Taha AkyolObjektif

2009’a girerken - 4

Karşı devrim

3 Ocak Cumartesi 2009
1950 yılında demokrasiye geçmemizi ve hükümetlerin Kemalist düşünce yerine ekonomik kalkınmaya öncelik vermesini ‘Karşı Devrim’ sayan düşünce önemlidir. Prof. Sina Akşin buna “kısmi karşı devrim” diyor. “Karşı devrim”i 10 Kasım 1938, saat 09.00’u 5 geçe başlatanlar da var!
Son yazılarım üzerine bana da okur mesajları geliyor: Atatürk yaşasaydı, Kürt sorununu çözerdi, irticayı yok ederdi, dünyanın en güçlü ülkesi olurduk... İnönü onun yolundan saptı. Menderes büsbütün ihanet etti, Halkevlerini, Köy Enstitülerini kapattı, bölücülük ve irticaya ödün verdi, falan...
Bu düşünce bugünkü dünyada bugünkü Türkiye’ye nasıl bir politika önerebilir?! İkide bir “koruma kollama” çağrısı yapmaktan başka?
Onun için, bu “karşı devrim” tezi bir tarih yorumundan ibaret değildir. Rejim sorunlarına, demokrasi, ekonomi, din ve laiklik, milli bütünlük gibi hayati konulara bakışımızı da etkiliyor.

Değişen dünya
Evvela bu düşünce biçimi bir ‘analiz’ değildir, 1930’lara “asrı saadet” gibi bakmaktan kaynaklanan ideolojik bir kurgudur. Dünyanın değiştiğini dikkate almıyorlar. Halbuki iki genel savaş arasındaki 1930’lar ile, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ve günümüzdeki dünyanın şartları tamamen farklıdır.
Atatürk döneminde ekonomi ve eğitim alanında yaşanan sorunları ve politika arayışlarını da görmüyorlar. Atatürk’ün dehasıyla her şeyin çok iyi gittiğini, o ölünce her şeyin bozulduğunu sanıyorlar.
Halkevleri kapatılmasıydı “aydınlanma”nın tamamlanacağını, ‘irtica’ ve Kürt sorunlarının da çözülmüş olacağını sananlara, sosyal demokrat Tevfik Çavdar’ın yazdıklarını hatırlatırım:
“Halkevlerinin çalışmaları... Profesör Cevat Geray’ın da belirttiği gibi, bol bol öğüt verme niteliğinde idi. Çalışmalar köylüye pahalıya mal oluyordu. Köy toplumunun girişkenliğini artırıcı, kendi sorunlarına sahip çıkıcı bir rol oynamıyordu.”
Köy Enstitülerinin de amacı köylüyü köyde tutmaktı. Halbuki köy, iktisaden şehre ve milli pazara bağlanmadan gelişme mümkün değildir.

Demokrasi ve piyasa
Kemalist devrim yeni Türkiye’nin temel anayasal değerlerini belirlemiştir. “Toplumsal dinamikler”i harekete geçirerek kalkınma ise 1950’de başlamıştır. Demokrasinin ve piyasanın harekete geçirdiği toplumsal dinamikler sayesinde rakamlar katlanarak büyümüştür.
1949’da 13 bin olan kamyon sayısının 1960’ta 57 bine çıkması köylerle şehirlerin, bölgelerle bölgelerin birbirine açılıp bağlandığını, milli pazarın geliştiğini, “toplumun girişkenliğinin” arttığını gösteren verilerden sadece biridir.
“Aydınlanma” mı? Bu on yılda ilkokula giden öğrenci sayısı bir misli artmıştır. Lise ve üniversite öğrencilerindeki artış üç mislidir.
Mesele herhangi bir iktidarın başarılı, başarısız yönleri değildir. Mesele, kalkınmanın yolunun “parti devleti” mi, yoksa “toplumun girişkenliğini” artıran demokrasi ve piyasa mı olduğu meselesidir.
Zaten “parti devleti”ne dönemeyiz. Onun için artık “karşı devrim” saplantısını bırakıp, Türkiye’nin gelişmesine “demokrasi” ve “piyasa ekonomisi” dinamikleri açısından bakmalıyız.
Demokrasinin gerektirdiği ılımlı fikirlerle ve piyasanın gerektirdiği girişimcilik ruhuyla

Gül: ‘Özür’ süreci olumsuz etkiledi

ANKARA Milliyet

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bir grup aydının başlattığı “Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum” kampanyasının Türkiye ile Ermenistan arasında Erivan’daki maçtan sonra başlayan ilişkilerin düzelmesi sürecini olumsuz etkilediğini söyledi

Gül, dün gece ATV’deki Açık Kapı programında, Türkiye’nin gündemindeki temel konulara ilişkin değerlendirmede bulundu. Gül, Ermenistan’ın başkenti Erivan’da oynanan milli maçı izlemeye gitmesinin yarattığı olumlu etkileri anlatarak, geçmişte ABD ile Çin arasındaki temasların da bir masa tenisi turnuvası ile başlamış olduğu örneğini verdi. Kafkasya’da iyi ilişkiler kurulmasının tüm bölge ülkeleri için önemine dikkat çeken Gül, Azerbaycan’ın da bu gelişmelerden rahatsız olmadığını ifade etti. Gül, özür kampanyasının süreci olumsuz etkilediğine dikkati çekti. Gül, kampanyayla ilgili olarak, “Eğer şiddet yoksa karşısında olduğumuz fikirler de konuşulabilir. Ama ben bunun sürece olumlu katkısı oluğu kanaatinde değilim” diye konuştu.

Kadim dostum Erdoğan
Gül, bir soru üzerine, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve aileleri arasında 1968 yılına uzanan kadim bir dostluklarının olduğunu ifade etti. Dostluklarının baki olduğunu ve aralarında bir sorun olmadığını dile getiren Gül, ancak kendisinin cumhurbaşkanı olmasından sonra ilişkilerinin ayrı bir profesyonel çerçeve içinde yürüdüğünü söyledi. Gül, “Şahsi dostluklarımız, ailelerimiz ayrıdır. Biz gayet medeni şekilde konumlarımızın farkındayız” dedi.
ABD’de başkanlık koltuğuna oturacak Obama’dan bahsederken “Barack Hüseyin Obama” diyen Gül, yeni Başkan’ın Bush’tan farkının uluslararası sorunlarda, tek taraflı hareket etmeme yönünün olduğunu ifade etti.

 .

Bu çağda Atatürk portresiyle uğraşmak doğru değil’ sorusu

 ADANA, (DHA) CHP Adana Milletvekili Hulusi Güvel, Türkiye’nin Şam Büyükelçiliği büyük kabul salonunda ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün fotoğraf veya portresinin olmaması dikkatlerini çeken gazetecilerin sorusu üzerine, “Bu çağda Atatürk resmiyle uğraşmak doğru değil, bunları aşmamız gerek” dediği öne sürülen Büyükelçi Yaşar Halit Çelik hakkında TBMM’ye soru önergesi verdi.
Bir gazeteci heyetinin geçen ay Türkiye’nin Şam Büyükelçiliği’ni ziyareti sırasında büyük kabul salonunda Atatürk portresi bulunmamasının nedeninin sorulması üzerine Büyükelçi Yaşar Halit Çelik'in verdiği iddia edilen yanıtı eleştiren CHP'li Hulusi Güvel, konuyu meclise taşıdı. Güvel, TBMM’ye Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunun fotoğraf veya portresinin olmamasını “Bu çağda Atatürk resmiyle uğraşmak doğru değil, bunları aşmamız gerek” diye açıklayan büyükelçinin ifadeleri ve uygulamalarının soruşturulmasını isteyen Güvel’in soru önergesi şöyle:
“Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusunun fotoğraf veya portresinin büyükelçiliklerimizin kabul salonlarına konulmaması alışıldık bir uygulama mıdır? Bu konuda bakanlığınızın bir yönergesi mevcut mudur? Atatürk fotoğrafının bulunmadığı büyükelçilik kabul salonunda Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Başbakanın fotoğraflarının bulunması yolunda bakanlığınızın bir yönergesi mevcut mudur? Atatürk fotoğrafı veya portresinin bulunmadığı başka elçilik veya konsolosluk kabul salonları mevcut mudur? Sayın büyükelçinin ‘Bu çağda Atatürk resmiyle uğraşmak doğru değil, bunları aşmamız gerek’ biçiminde ifade kullandığı iddiaları doğru mudur? Bu ifade bakanlığınız politikaları ile örtüşmekte midir? Sayın büyükelçinin kullandığı ifadeler ve uygulamaları konusunda bakanlığınızca herhangi bir ön inceleme/inceleme veya soruşturma yapılmış mıdır?”

İstanbul'da yağışlar barajlara yaradı

İstanbul’da son günlerde etkili olan
yağışlarla, barajlardaki mevcut su hacmi 39 milyon 591 bin metreküp arttı.
AA muhabirinin İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) verilerinden
derlediği bilgiye göre, kente su sağlayan ve toplam 863 milyon 770 bin metre küp
su tutma kapasitesine sahip barajlardaki mevcut su hacmi, 24 Aralık 2008’den bu
yana 39 milyon 591 bin metre küp artarak 302 milyon 928 bin metreküpe ulaştı.
Barajlarda 24 Aralıkta yüzde 27.58 olan doluluk oranı da yüzde 34.87’e
çıktı.
Öte yandan, İstanbul’daki barajlardan geçen yıl kente 718 milyon 448 bin
metreküp su verildi.
Ayrıca, 2008 yılında barajlardaki en yüksek doluluk oranı Nisan ayında
40.85, en düşük doluluk oranı ise Eylül ayında 22.49 olarak gerçekleşti.
Son 9 yılın verilerine göre ise en düşük doluluk oranı 2007 yılında
26.08, en yüksek doluluk oranı 2001 yılında 94.24 olarak ölçüldü.